psikoloji kategorisine ait yazılar
İmaj Tekniği ile Korkularımızı Yenebilir Miyiz?
İmaj Tekniği ile Korkularımızı Yenebilir Miyiz?
psikoloji | 7 months ago | 219 | cemre

Kişinin kendisine verdiği telkinlerinin büyük oranda zihnimizdeki birtakım yaşadığımız yaşantılar sonucu oluşmuş olan imajlardır. İmajların etkisi üzerimizde zannettiğimizden çok daha fazladır.  Bireyler zihinlerinde kendini görerek ulaşmak istedikleri ideal benliği tasarlayarak tanımlıyor. Zihin imajları; hedeflenen, istenilen olmak istediğiniz o kişiyi oluşturmanızı sağlıyorlar.  

Geleceğinizdeki hedeflediğiniz o kişi hayalinizdeki siz, aslında hayatınızın bir kahramanısınız. Birkaç soru ile bunu kendinize sorarak yaşamınızdaki imajları bulabilirsiniz. Sorulardan birkaçı; yaşamınızda üstelendiğiniz hangi roller var? Siz aslında gelecekte ne, kim nasıl biri olmak istiyor ve zihninizde neyi ne şekilde hayal ediyorsunuz? Bu sorulara verilen cevaplar sizi oldukça iyi tanımlayan imajları belirlemeye yardımcı olacaktır.  

İmajla telkin sisteminde, kişilerin korkularını yenen şey de hayalinizdeki "siz" in bir provasıdır. Gelecekteki, hayal ettiğiniz o kişiliğe yani size ait o gerçekliğe ulaşabilirsiniz. Bunun için oldukça net ve belirgin tüm duyularınızı harekete geçiren bir hayal gücünü devreye sokmalısınız. Koku, görüntü, ses ve tat duygunuz da işin içinde olursa harika bir ‘siz’ i gerçekleştirmeniz işten bile değildir.  

Bu teknik vaat edildiği üzere yalnızca korkularınızı yenmekte kullanılmıyor. Ulaşmak istediğiniz hedefler, ideal benliğiniz için de kullanabilirsiniz. Kendinizi son derece geliştirebildiğiniz bu tekniği öğrenebilmek için yazıyı okumaya devam ediniz.

Önemli yeteneğimiz hayal gücünü kullanın

Bir örnek üzerinden gidelim. Çok sayıda kişiden oluşan bir topluluğa konuşma yapacaksınız diye düşünelim. Bu konuşmadan evvel konuşmanızı hazırladınız fakat heyecan ve korku içinde olduğunuzu da varsayarak, gözler kapalı şekilde sakin derin birkaç nefes aldıktan sonra kendinizi sahnede konuşma yapacağınız yer de hayal edin, gözler kapalı bunu görün.

Şimdi hayalin içinde iyice girin. Önünüzde size bakan onlarca çift göz var ve sizi merakla dinlemeye hazırlar. Yüzleri son derece ilgili ve takdir duygusu haliyle size bakarken, konuşmanızın bitiminde sizi tebrik etmek için alkışlamaya başlıyorlar. Sesleri duyun, tebrikleri duyun. Onları net bir biçimde görün. Tüm konuşma salonunu, hatta kendinizi de konuşma yaparken giydiğiniz kıyafetinizle gözünüzde canlandırın. Konuşmanız esansındaki kendine güvenen ses tonunuzu duyumsayın. Sakin bir şekilde konuşmanızı yaptığınızı ve sahneden gururla ve başarı duygusuyla indiğinizi hayal edin.  

Bu yalnızca bir korkuya örnekti. Sizler bunu tüm korku, endişe ve kaygılarınızda da kullanabilir. Sorunlara yönelik pozitif imajlar oluşturarak keyifle hedeflerinize, rahat şekilde ulaşabilirsiniz. 

...
Çapa Tekniği Nedir?
Çapa Tekniği Nedir?
psikoloji | 8 months ago | 163 | cemre

Psikolojide yer alan çapa teriminin anlamı şudur; insanın sinir sistemi içinde başka bir duygu durumunu tetikleyen bir olgudur. Örneğin, küçüklüğünüzü size anımsatan bir oyuncak, onunla ilgili anıları hatırlatacaktır. Bir müzik ya da bir tat da aynı şekilde. Bunlar kelime olabildiği gibi örnekte olduğu gibi duyularımıza hitap eden kişisel her türlü çapa kişinin amacı doğrultusunda kullanılabilmektedir. 

Birkaç örnekle daha pekiştirelim; örneğin isminizin bir yabancı tarafından sıradan algılamanız fakat sizin için özel biri tarafından seslenilmesi ise sizde bambaşka duygular barındırabilir. Dönemsel olarak dinlediğiniz bir şarkının o zaman içinde yaşadığınız duygu durumlarını bir başka sefer dinlemeniz halinde ortaya çıkması durumu. Ses ile çapalamaya örnek verilebilir.   

Peki biz bu duyularımıza hitap eden bu durumu kendi lehimize bir yetenek olarak nasıl kullanabiliriz? Bu çapalama tekniği sayesinde istediğimiz duygu durumuna bir çırpıda gelebiliriz. Nasıl mı? Yazıyı okumaya devam ediniz. 

Şimdi size daha evvel iyi gelen, kendinizi oldukça mutlu hissettiğiniz bir olumlu olayı düşünün. O hali, durumu ve anı hayal edin. O an içinde neler vardı ortamda? Koku var mıydı? Ya peki ses tüm bunları anımsamaya çalışın. Burada ayrıntıları hatırlamak çok önemli. Bunları gözünüzde canlandırmaya ya da o ana ait duygularınızı artarak yoğun biçimde anımsamaya başladığınız tam o anda sol işaret ve baş parmağınızı birkaç saniye birleştirin ardından serbest bırakın. Bunu yaptıktan hemen sonra şimdi de herhangi bir şeyi örneğin saatin kaç ve tarihin ne olduğuna bakın. Yeniden sol elin baş ve işaret parmaklarını birleştirerek sıkın. 

İlk sefer yapmanız halinde diğer seferler daha da kolaylaşacak ve bu basit ve son derece etkili tekniği istediğiniz hedef için kullanabileceksiniz. Örneğin bir diyet programındasınız ve canınız kalorili yiyeceklerden istiyor. Yemeniz yasak ve o an ‘’kendini iyi ve mutlu hisset’’ çapanızı kullandığınızda motivasyonunuz yeniden sizinle. 

Çapalama zihin ve bedende bir kodlama gibi her an olan bir durumdur. Çoğumuz bunu farkına varmadan her an yapıyor.  Atılan çapaların farkına varın ve farkındalıkla hedefe yönelik kullanarak olumlu sonuç alın. 

...
Her Şey Düşüncede Mi Başlıyor?
Her Şey Düşüncede Mi Başlıyor?
psikoloji | 8 months ago | 110 | cemre

Düşünce sonsuz ve etrafımızda gördüğümüz her şey bir düşüncenin ürünüdür. Tüm her şey düşüncenin yapıcı özelliği sayesinde oluşturulmuştur. İnsan bedeninde hormonlarından da belirlenebileceği üzere iki özellik bulunur. Eril ve dişil enerji tek bir insanda farklı oranlarda bulunur ve kişiler bu enerjileri doğrultusunda hayatlarına yön verirler. Eril enerji kişiyi yönetirken dişil enerji yapıcı, oluşturucu bir etki oluşturur. 

İnsanoğluna tüm yaşamına hükmetme kaynakları kullanabilme yetkisi verilmiştir. Düşündüğümüz şeylerin gerçek olma ihtimali çok yüksektir. O halde güzel, olumlu ve hedeflerimize yönelik düşünmeliyiz ki gerçekleşsinler. 

İnsanoğlu kendini nasıl yönetir ? 

Madem insanoğluna tüm yaşama hükmetmek ve kaynakları kullanabilme yetkisi verilmiş. Bireyler bunu nasıl yönetecekler? Bunun için birkaç tanıma ihtiyacımız var. Tanıma başlarsak; bilinçaltı: kişinin bedeninin yaşamsal fonksiyonlarının otomatik olarak yürütülmesini sağlamaktadır. Bu bizim fark etmediğimiz zamanlarda irademiz dışında gerçekleşir. Bilinçaltı belirlenen, bizim fark etmeden koyduğumuz kurallara göre hareket etmektedir. Biz bilinç düzeyinden emirler veririz bilinçaltı bu emri alır ve anlandığı gibi eyleme geçirir. Bilinçaltı bizim bir hizmetkarımız gibi çalışır ona bir düşünce bir önerme vermemiz halinde o bunu kaydeder ve ilgili durum ve şartlar altında bunları ortaya çıkarır ve ona göre reaksiyon veririz. Kısaca kendi yaşam yasalarımızı kendimiz oluştururuz. Bu insanlar için yüzleşmek gereken bir gerçektir. Ne düşünürsek onu yaşarız. İnsanların birçoğu kendi kendini hipnotize etmektedir. Gereksiz birtakım sınırlamalar koyarak kendimizi güya korumaya almaya çalışırız. Ama bilinçaltı tam bir çocuk gibi davranarak her şeyi gerçek ve anlamaya meyillidir. 

Bir örnek üzerinden gidersek; ''hava soğuk, çok üşüdüm ve kesin hasta olacağım'' düşüncesi ve söylemi gerçekleştikten sonra hasta olma ihtimalimiz bunu söyleyip değerlendirmememizden çok daha yüksektir. Sonucunda hasta olmamız işten bile olmaz. Burada soğuk bizi hasta eden şey değil hasta olacağımıza aşırı derece inanıyor olmamızdır. Bir kere aynı şartlarda hasta olmuş olmamız, bilinçaltı tarafından kaydedilerek, bu inancın aynı şart ve durumda yeniden gerçekleşeceği inancının bizde oluşacağı anlamına gelmektedir.  

Düşünceni değiştir hayatın değişsin! 

Zaman içinde oluşan ezberlerimiz hayattaki inançlarımız da değişiklik yapmamız halinde bambaşka bir bakış açısı ile hayata bakmaya ve düşünmeye başlarız. 

Böylelikle artık daha mutlu bir yaşam sürebiliriz. Yani inancınızı değiştirirseniz hayatınız da değişecektir. Bunun için bazı düşünme şekilleri oluşturmamız gerekmektedir. Bunlar kısaca şöyle; düşüncelerimizi seçme şansımız var. Kendimizi kısıtladığımız, sınırladığımız ''yapamam, imkânsız'' dediğimiz hedeflerimizi pozitif bakış açısı geliştirerek ve değiştirerek bu sınırları kaldırabiliriz. Bunu bize bilinçaltımız kanıtlıyor nasıl olumsuz bakış açısı ile düşündüklerimizi gerçekleşmesine imkan tanıyorsa olumlu hedeflerimizi de emir olarak alır ve bize yardım edebilir. 

...
Stres, Belirtileri ve Baş Etme Stratejileri
Stres, Belirtileri ve Baş Etme Stratejileri
psikoloji | 8 months ago | 133 | cemre

Fizikçi Robert Hook tarafından ilk kez kullanılan bu terim, nesneye uygulanan dıştan gelen bir güçle nesnenin ilişkisini ifade etmesi açısından kullanılmıştır. Stres, çevreden gelen bir uyarıcıya karşın fiziksel etkileri olacak şekilde, kişinin bedeninin bir tepkisidir. Stres kişiler tarafından tepkileri ve etkileri değişkenlik gösterip öznel olarak değerlendirilir. Fizikçiler arasında; Thomas Young ise stresin bir maddenin içinden gelen bir direnç olduğunu ifade eder. Stres faktörüne karşı madde, içindeki direnci dışardan gelen şiddete göre ayarlanmaktadır. Bu da bize kişilerdeki stresin oranının değişkenliğini, fizik temelli ifade etmiş oluyor. Her kişide farklı stres faktörü aynı değişkenlere bağlı olsa da gösterilen reaksiyon aynı olmayabiliyor.  

Stres, bireylerin çevresi ile girmiş olduğu etkileşim nihayetinde organizmanın tümünü etkileyebilen tepkiler toplamından oluşabilmektedir. Strese verilen tepkiler her zaman olumsuz olmayarak kişiye motive edici bir unsur olarak da karşımıza çıkmaktadır. Bu olumlu stres, kişiyi hedefine yönelik harekete geçiren strestir. Örneğin tehlike anında, kişinin savunma mekanizması devreye girerek aşırı stres içeren hormon salınımı sayesinde oldukça hızlı hareket etmesini sağlayacaktır.  

Stresin genel olarak, kişiden kişiye değişen, sıkça karşılaşılan belirtileri;

Kalp atış hızı, kan şekeri oranı ve solunum sıklığının artışı gözlemlenebilmektedir. Vücutta kas ağrıları, konsantrasyon sağlamada zorlanma, vücut dengesini kuramama, el ve ayaklarda terleme görülebilir. Uzun zaman sürebilen uyku esnasında dişlerin sıkılması, iştahın çok fazla artışı veya azalışı, sindirim problemleri, uykusuzluk ya da aşırı uyumak, gürültüye ve sese normalden daha fazla hassasiyet görülebilmektedir.  

Stresle baş etme stratejileri  

Bedensel gevşeme yöntemleri, kişisel sağlıklı beslenme diyetleri gibi genel yaşam değişiklikleri ile sağlanabilmektedir. Zihinsel olarak; stres oluşturan faktörlerinden olabildiğince uzak durmaya çalışıp mesafe oluşturmak. Bireyin kendi öz farkındalığı artıracak bir takım öz saygıyı geliştiren eğitim, kaynak ya da materyal edinmesi de stresi azaltan faktörlerdendir. Mesleki yeterliliklerin eksikleri varsa belirlenmeli ve bunu geliştirmek adına hedefler konularak zaman ayrılmalıdır.  

Ayrıca ruh sağlığı için de özen gösterilmeli, kişisel manevi değerlerin bilincine varıp yaşamsal değerlerin farkındalığı ile hayatın içine karışmalıdır. Sosyalleşme insanlarla bir arada kaliteli zaman geçirmek de stresin azaltılmasında son derece önemlidir.  

 

...
Bir Sorun Çözme Yöntemi DAADİ
Bir Sorun Çözme Yöntemi DAADİ
psikoloji | 8 months ago | 166 | cemre

Bir kişinin sorunu olduğunu fark etmesi ve bunu tanımlaması gerekir. Bu şekilde kişi problemlerine çözüm için cesaret bulacak ve bütünü görebilecektir. 

Bir çözüm yöntemi olarak DAADİ açılımı şu şekildedir; 

D-Dinleme, A- Araştırma, A- Amaç saptama, D- Destekleme, İ- İzleme  

Dinleme: Kişi durumu ya da sorunu alternatif bir bakış açısından ele almaya çalışır bunun için farkındalığını artırarak dinler. 

Araştırma: Bir problemi olan kişi problemin asıl gerçek doğasını anlayabilmek adına, değişimin nerede nasıl gerçekleştirilmesine dair sorunu araştırır. 

Amaç Saptama: Soruna dair düşünülen alternatif çözümlere dair değişikliğin nasıl gerçekleştirilebileceği ile ilgili nesnel, somut amaçlar saptanır. 

Destekleme: Problemin belirlenen amaçları doğrultusunda ihtiyaç duyulan kaynak, kişi ve eğitim gibi desteklerle elde edilen yardımdır. 

İzleme: Soruna dair çözümlerine yönelik saptanan amaçların çözüme ulaşılması adına sürdürülen sürecin izlenmesi ve incelenmesidir.   

DAADİ yöntemi problemi olan kişiye yönelik çözümleri daha görünür ve nesnel olarak ortaya koyarak kişide soruna yönelik farkındalık oluşturur. Kişiye sorunlarla yüzleşme cesaretini verir. Bireyin soruna yönelik çözümü kendisinin bulacağına dair sorumluluğu vererek sorunun çözümü doğrultusunda kişiye özgüven verir. 

Bu yöntem bir sistem üzerinde bir düzen içinde ilerlemektedir. Geri bildirimlerle desteklenen süreçte kişi farkındalıklarından bir an olsun kopmayacak kısa süre içinde çözüme ulaşacaktır. Süreç içinde ihtimal dahilinde ortaya çıkabilecek bazı ikincil problemlere karşı da her aşamada sunduğu saptama ile farkındalık oluşturarak kişiye sorunları aşamalar dahilinde kolayca çözmesine fırsat verecektir. 

Bu yöntem gereksiz zaman kaybından kurtarır, kısa süre içinde çözüme ulaşılmasını sağlar. Sorunu olan bireyin; çözüm amacına ulaşmasını kolaylaştıran ya da zorlaştıran alternatiflerin bir panoda tablo şeklinde yazılması iyi olacaktır. Bu sayede kişi stratejisini görsel olarak da görecek ve bir zihin haritasına sahip olacaktır. Ayrıca birey her aşamada soruna dair çözümlerin üretildiğini görmesi halinde daha çok motive olabilecektir. 

DAADİ tekniği küçük ya da büyük gruplar arasında olan çatışma durumlarında da çözüm için kullanılabilir. Burada yöntemi uygulayacak kişinin tarafsız şekilde süreci, grup bireyleri için onlarla birlikte götürmelidir. Grubun bireylerini ayrı ayrı dinlemeli, sorunu çözebilmeleri için bazı sorularla onları yönlendirerek bakış açıları kazanmaları ve bunu görmelerini sağlamalıdır. Burada tamamen DAADİ tekniği ile ilerlenmelidir. Bu sayede tarafların uzun süreler sürme ihtimali olan çatışmaları kısa sürede çözüme ulaşabilmektedir. 

...
Kaygı Nedir? Ne Zaman Problem Olur?
Kaygı Nedir? Ne Zaman Problem Olur?
psikoloji | 8 months ago | 123 | cemre

Kaygı kişinin iç dünyası veya çevreden kaynaklanabilen olası bir tehlike ihtimaline karşı bireyin algılaması doğrultusunda yorumlanmış bir duygu durumudur. Yani kişi kendisini sanki bir ikaz ve alarm durumu halinde her an kötü bir şey olacakmış gibi bir hissi taşır. Kaygı hali, endişe ve korku gibi duygularla karıştırılan kavramlardır. Aralarındaki önemli farklar bulunur. Korku; zihinsel olarak belli bir tehlike karşısında mantıksal ölçüde ortaya çıkar. Bireyin kendisini tehlikeye karşı koruması içgüdüsünü taşır. Bir tepki ve kaçma dürtüsü barındırır.

Kaygı ise; kaynağının tam olarak bilinmediği, daha çok duygusal, soyut bir tehlikenin beklentisi halinde ortaya çıkar. Tehlike ya da zarar görme beklentisi ne kadar çoksa kaygıda o oranda artmaktadır.

Kaygı birtakım düşünceler ile içsel olarak kişiyi tetiklemektedir;

Olumsuz otomatik düşünce biçiminde, bireyin bulunduğu ortamla ilgili net olmayan olumsuz bazı düşünceler vardır. Örneğin; ”benim konuşma tarzımı acaba gülünç mü bulacaklar?” gibi.

Ya da işlevsel olmayan birtakım tahmin düşünceleri de kişiyi rahatsız edebilir. Doğruluğu net olmayan bu düşünceler kişinin kendine özgü inançları da olabilir. Örneğin; “Benim konuşma biçimimi kesin gülünç buldular, kesin aptal olduğumu düşünüyorlar” gibi.

Kaygılar ne zaman problem olur?

Bunu birkaç soru ile öğrenebiliriz. Kaygı bir bireyin günlük yaşamını olumsuz etkileyecek bir halde mi? Kişinin kendine olan güvenini zedeleyecek durumda mı? Bu sorulara verilen yanıtlar bireyin ne durumda olduğunu ortaya çıkaran farkındalık sorularıdır. 

Eğer ciddi biçimde kişinin günlük yaşantısını olumsuz etkileyen kaygı durumları mevcutsa bu profesyonel yardımı gerektirir. Tedavi edilmediği takdirde uzun süreler olumsuz etkilere yol açma riski taşımaktadır. Bu riskler; sosyal ilişkilerde bozulma, başarısızlık, konsantrasyon düşüklüğü, kötü madde kullanımı ve bazı psikiyatrik rahatsızlıklar.

 

...
Kendini Anlamanın Korkutucu Hafifliği
Kendini Anlamanın Korkutucu Hafifliği
psikoloji | 8 months ago | 1120 | Devrim

Hayatımızın neredeyse bütün evrelerinde maruz kaldıklarımızı, yaşadıklarımızı anlama ve anlamlandırma çabası yer etmektedir. Çünkü karşımızda duran belirsizliği ve karmaşıklığı bir anlam çerçevesinin içinde görmek içsel rahatlamaya yol açan bir deneyimdir.

Tecrübe ettiğimiz travmatik olayların hayatımız için nasıl anlamlar taşıdıklarını çözdüğümüzde acımızla barışırız. Yargıladığımız davranışların neden yapıldığına dair anlamlar keşfettiğimizde o davranışla barışırız. Çatıştığımız ötekinin duygu ve davranışlarını anladığımızda o kişiyle barışırız. İnsana dair öyle bir ihtiyaç ki bu, bir başkasıyla aynı yolculuğa çıktığımız zaman sevmek ve sayılmak kadar “anlaşılmak” temel ihtiyaç sıralamasında kendine en üst basamaklarda yer edinmektedir.

Başkası tarafından anlaşılabilmeyi böylesine arzularken acaba biz kendimizi doğru anlıyor muyuz sorgulamasını kaç kere yaptık? Tecrübe ettiğimiz her şey değerlendirmelerimiz sonucunda hayatımızda bir konuma yerleşir. Aktif ilişki içerisinde olduğumuz her insanı algılayış süzgeçlerimizden geçirdikten sonra yaşamımızdaki yerini belirleriz. Bütün bu kararlar ve yol açtıkları duygular bize bağlıysa önce kendimizi anlamamız, çözümlememiz gerekmez mi?

Bazen kendimizin en karanlık yönlerini, isteklerini, arzularını kendimize özel sanırız. Her birimizin aslında insanı temsil ettiğini ve herkesin karanlık bir kutusu olduğunu atlarız. O kutuyu gözümüzün görmeyeceği bilincimizin karşılaşamayacağı en derin noktalarda saklarız. Kutuyu açabilmek kendini anlamaktır. Kendini anlamak ise insanı anlamaktır.

Peki bunu yapmaktan neden kaçınırız? Kişinin kendini anlaması, isteklerini keşfetmesi her zaman iyi sonuçlara mı yol açar? Aslında sonuçların ne olacağını kişinin kendi belirler ama bir gerçek var ki bunu yapmaktan korkuyor olduğumuz. Çünkü bene dair anlamları ve kutunun içindekileri yaşamak için özgürlüğe ihtiyaç duyarız. Mücadele göstermek ve o özgürlüğe ulaşmak zorundayızdır. Bunu yapmak yeterli olmayacaktır. Asıl sıkıntı yaratan durum ise elde ettiğimiz özgürlüğün sorumluluk duygusunun yarattığı kokutucu hafifliği ile başa çıkmak zorunda kalmamızdır. İçsel özgürlüğü ve anlamı yakaladığımızda artık hayatımızın yönetimini almışızdır. Radikal adımlar atmalı ve kararlar vermeliyizdir. Ve artık her yaşantımızın sonuçlarının sorumluluğunu almak zamanıdır. Bizi çoğu zaman saran özgüven problemleri ve başarısızlık korkusu bu yola girmemizi ketlemeye yol açmaktadır.

Erich Fromm’a göre hepimiz büyüyüp bireysellik duygumuz geliştikçe kontrol edemediğimiz şeylerin farkına varır ve çaresizce ne kadar önemsiz olduğumuz gerçeği ile yüzleşiriz. Bu önemsizlik algısına iki şekilde karşılık veririz. Ya özgürlükten kaçarız ya da olumlu özgürlüğe yöneliriz.

Olumlu özgürlüğün bahsettiğimiz sorumluluklarının korkutucu yönü bizi çoğu zaman özgürlükten kaçışa yönlendirmektedir. Yani kendimizden, isteklerimizden, arzularımızdan uzaklaşmaya… nasıl rahatsız edici değil mi? Kendimizden uzaklaşmak… ama merak etmeyin bu rahatsız edici duyguyu yok etmek için de bilincimiz kendi çözümlerini üretmiş tabi ki! Yüzleşmekten ve dolayısıyla sergilemekten kaçındığımız istek ve arzularımızı nasıl yapamadığımıza dair rasyonelleştirme yaparak. Yani kaçınmalarımıza dışsal nedenler bularak mantığa bürüme mekanizması. Tabi ki hayatın bizi engelleyen faktörleri bir gerçek olarak karşımızda ama çoğunu kendimizi daha iyi hissetmek adına kendimiz yaratırız. Hadi biraz düşünelim. Yapmayı istediğimiz ama bir türlü hayata geçiremediğimiz kendimize engel olarak gördüğümüz düşünceleri. Ve sonrasında sorumluluğu kendimizden atmanın verdiği rahatlığı.

Birkaç soru daha soralım mı kendimize? Bu kadar önemli mi gerçekten kendini anlama? Neden bunca zorluğa katlanalım? Ne güzel yaşayıp gidiyoruz işte diyenleri duyar gibiyim. Bu soruları hepimizin ortak olabilecek yaşantılar üzerinden ele alacağım.

Hayatın çoğu dönüm noktalarında ya da dalıp gittiğimiz o uzak diyarlarda hayatın anlamını bulma çabası hep karşılar bizi. Bu çabanın karşılığını alana ne mutlu… bunu gerçekten bulabilir miyiz bulamaz mıyız emin değilim. O yüzden daha gerçekçi bulduğum bir yaklaşımı savunuyorum. Yaşadığımız hayatın içinde kendimizi doğru konumlandırırsak ulaşılabilir ve sağlıklı bir sorgulama süreci yaşayabileceğimizi düşünüyorum. Bu konumlandırmayı yapabilmek için potansiyelimizin ne olduğunu, başarabileceklerimizi, arzularımızın sınırlarını, algılarımızın temelini bilmemiz gerekmektedir. Bunun içinde kendimizi anlamak…

Bazı sabahlar kaygılarla uyanırız ya da gün içinde aniden içimizi kaplayan bir ruhsal sıkıntı içinde buluruz kendimizi. O an yanımızdakilerin neyin var serzenişine cevap vermek istesek de aslında cevabını kendimizin de bilmediği anlamlandıramadığımız bir durumun içindeyizdir. Çözümleyemediğimiz her çatışmaya baskılama eğilimdeyizdir. Baskılanmış bu geçmiş yaşam sıkıntıları günün herhangi bir anında içimizde taşıdığımız bir yük halinde belirmeye başlar. Çatışmalarımızı derinlere itmeden çözümleyebilmek gerekmektedir. Bunun içinde kendimizi anlamak…

Ve ilişkiler… yaşam boyunca birbirinden farklı nitelikte birçok bağ geliştiririz. Her birinden farklı beklentilerimiz ve hayallerimiz olmasına karşın bunların karşılığını alamadığımız zamanlar olur. Bazen ilişkiye başlarken her yönüyle doyum hissettiğimiz ilişkiler zamanla yerini eksiklik duygusuna bırakırlar. Peki bu sadece karşı tarafın eksiklikleriyle mi ilgilidir? Bu konuyu bir danışanımın terapi sürecinde farkındalık yaşadığı bir anda kendine kendini açıkladığı sözlerle aydınlatmak isterim.

“İlişkimin başlarında ve devam eden yıllarda onunla tamamlanmış gibiydim. Birlikte istediğimiz ne varsa yaşıyor ve bundan büyük bir keyif alıyorduk. Hayatın sorumluluklarla dolu yılları başlayınca ondan beklentilerim değişmişti. Kendine yatırım yapmasını onda var olduğunu bildiğim kapasitesini geliştirmesini bekliyordum. Geçmişte yaşanan o güzel günleri bile sorgular olmuştum. Daha farklı yaşayabilirdik sorgulamaları ile bulmuştum kendimi. Artık onu eksik görüyordum ve bu duygusal olarak uzaklaşmama yol açmıştı. Şimdi anlıyorum ki o eksikliği yaşayan benmişim. Kendimi geliştirmeye ve büyütmeye ihtiyaç duymuştum. Onda bir an önce olmasını istediklerim benim kendimden istediklerimdi. Bu benim kendimle hesaplaşma yöntemimdi.”

İnsanların asıl kavgaları kendileriyledir. Kendi algıları, düşündükleri, içselleştirdikleriyle ilgilidir. Kendimizdeki hesaplaşmayı ötekiyle kapatmaya çalışırız. Bunu farkettiğimizzaman kendi bahçemizi oluşturma yoluna gidebiliriz. İçinde karanlık kutularımızın, yüzleşmelerimizin, keşiflerimizin olduğunu gördüğümüz kendi bahçemiz. Ancak o zaman hayatımızda ki her insan o bahçenin bir ağacı bizim ve sevdiklerimizin her parçası ise o ağacın meyvesi olarak bahçemizde belirir. Rengarenk bahçeler mümkün. Budistlerin çok sevdiğim bir sözü vardır: “Bulunduğunuz her yer aslında bulunabileceğiniz herhangi bir yer kadar iyidir.” Yeter ki biz kendi bahçemizi oluşturmaya odaklanalım.

“Kendini bulmak, başkalarının seninle ilgili ne düşündüklerinden kurtulmaktır.”

​​​​​​​​Friedrich Nietzsche

 

Klinik Psikolog Devrim ASLAN

...
Yeni Sanal Dünya'da Sınır Çizebilmek
Yeni Sanal Dünya'da Sınır Çizebilmek
psikoloji | 9 months ago | 118 | Dila

İnsanın sağlıklı bir birey olabilmesi  hem fiziksel hem de ruhsal olarak bir bütündür. Ruhsal sağlığın korunabilmesi,  mental olarak sağlam temel düşence kalıplarının kurulması ve bu temel üstüne yine sağlam düşence katlarının devam ettirilmesi  ile mümkündür. Bu temele zarar verebilecek dışsal ve içsel diğer düşünce faktörlerine maruz kalmamak yalnızca sağlıklı sınırlar çizebilmekle mümkündür. 

Günümüz pandemi gerçeğinde insanlar sosyal medya aracığı ile birbiri ile iletişim haline geçme alışkanlığı edindiler. Sosyal medya kimi kişilerin daha göz önüne çıkmasına yardımcı olurken kimi kişilerin de gizlenebilmesine olanak tanıdı. Gizlenebilmenin verdiği cesaretle sosyal medya üzerinden kişiliği aşağılıyıcı yorumlarda bulunmak, saldırgan yorumlarda bulunmak artık daha kolay hale geldi. Bu nedenle de artık kişinin mental sağlığını koruyabilmesi ve sağlıklı sınırlar çizebilmesi bir hayli zorlaştı. 

Bu durumla mücadele edebilmek için en öncelikle çizilen sınırların belirgin olması ve iradenin de bir hayli sağlam olması esastır. Kişinin neyin kendisine yapıldığında kendine rahatsızlık verdiğini neyden hoşlanmayacağını kendisinin bilmesi ve konu hakkında açık iletişimde bulunması gerekir. Ancak bazı zamanlar açık iletişim karşımızdaki insandan ve onun düşüncelerinden kendimizi korumamız için yeterli değildir. Bu durumda gerekirse kişi ile hem yüzyüze hem de sosyal medyadan görüşmeye son vermeli ve kaybetme düşüncesinden uzaklaşmamız gerekir. Size zarar veren, sizin sınırlarınızı aşan birisinden uzaklaşmanız onun beğenisini kaybetme stresine yol açıyorsa bu sağlıklı bir mentalite içerisinde olmadığınızı işaret eder. Ancak yine de bu sorun değildir. İnsan varlığını sürdürdüğü müddet boyunca kendisini yeniden ve yeniden kazanabilir. İçinizde bu korkunun doruk noktaya çıktığı zamanlar bile oluşturduğunuz sağlam düşünce temelleri ile hareket eder, çizdiğiniz bu patikada ilerlemeye devam ederseniz önünde sonunda yolun sonuna ulaştığınızı eve döndüğünüzü görmüş olursunuz. 

Özellikle teknolojinin büyüleyici alanından çöplük alanına doğru meyil ettiğimizi hissettiğimiz olumsuz duygulardan yani çizemediğimiz sınırlardan anlarız. Böyle zamanlarda teknolojiye mola verebilmek oldukça hayat kurtarıcı bir çözümdür. Eğer bir hafta bile sosyal medyadan uzaklaşmak size zor geliyorsa kendi mental sağlığınızın zaten çalkantılı olduğunun bir göstergesidir. Yine bu durumda sağlam düşünce temellerine uymak ve patikadan sapmamak tek çözüm yoludur.

...
Overthinking Sorunu Üzerine
Overthinking Sorunu Üzerine
psikoloji | 9 months ago | 137 | Dila

Overthinking yani türkçesiyle fazla düşünme sorunu günümüz modern toplumda artık oldukça yaygın olan bir problem haline geldi. Hayatı boyunca kendi kafatası içerisinde hapsolmuş olan insanoğlunun benliğinin zaten kendi düşünceleri arasında kalmama gibi bir şansı yoktu. Fakat overthinking bu dolanan düşencelerden daha fazlası. Başlıca overthinking sorunu, belli bir olay üzerinde takıntı oluştuma ve olabilecek bütün senoryaları tasarlayarak bu senaryoları tekrar tekrar analiz ederek pasif bir eylem döngüsü içerisinde bulunmayı içerir. Kimi grup geçmişe dayanan pişmanlıklarını ya da yaşadığını düşündüğü haksızlıkları tekrar tekrar düşünerek "Keşke böyle yapsaydım, neden bana böyle davranıldı, bunları hak etmedim, acaba bu şekilde davranmasaydım ne olurdu" benzeri düşünceler üzerine, kimi grup da geçmişe dayanan travmatik olayların çıkarımlarıyla "Bunu yaparsam bu olur, bunu derse bunu derim" gibi ya geçmişe ya da geleceğe takıntılı bir halde, stres altında bir yaşam rutini içerisindedirler. Genellikle overthinking sorununa sahip kişiler yaşadığı problemin bir problem olmadığını aksine tedbirli, akılcı bir yaklaşım içerisinde olduğu görüşünü savunurlar. Fakat akılcı bir yaklaşım problem çözme üzerine aktif bir eylem içerirken bu soruna sahip kişiler düşünce üzerine saplantılı ve sonuca varmayan pasif bir durum içerisindedirler.

Devamlı olarak eski mesajları okumak, bunlar üzerine yeni senaryolar üretmek ve her senaryoda kendimizin haklı çıktığı sonuçlara varmak haklı olduğumuz durumlarda dahi bir sorundur aslında. Haksız olduğumuzu içten içte kabul ettiğimiz durumlarda özünde kendimize dürüst davranarak ve haksızlığın sorumluluğunu almak, haklı olduğumuz durumlarda  kendimizi doğru bir şekilde izah edip gerisini iletişimde bulunduğumuz diğer insan ya da insanlara bırakmak ve bu konu hakkında daha fazla düşünmeden ve kendimize olan saygıyı önce kendimiz kendimize sonrasında karşıdan göstermesini bekleyerek, göremediğimiz durumlarda da sınırları çizerek aktif bir eylem sergilemiş oluruz. İletişim her zaman en az iki kişiliktir. Kendi üzerimize düşen kadarını yapmak, daha fazlasını üstlenmemek hem kendi psikolojik sağlığımız açısından önemli hem de bir birey olarak kendimize duyduğumuz saygının göstergesidir. Aktif bir eylem biçimi olgun ve saygın bir insan davranışıdır.

...
Panik Atak Nedir?
Panik Atak Nedir?
psikoloji | 12 months ago | 103 | Fatma

Panik atak bir diğer adıyla panik bozukluk, ani ve düzenli olarak bir korku, endişe ya da panik hissiyatının etkisi altında kalma durumudur. Bu bozukluk tekrarlayan ve ne zaman olacağı belli olmayan panik ataklarla karakterizedir. Bundan dolayı ani şekilde başlayan ve dakikalar içerisinde en üst seviyeye ulaşan yoğun rahatsızlık ve korku hissi olarak tanımlanmıştır. 

Panik atak genel olarak, çeşitli fiziksel belirtilerin bir arada yaşandığı 4 veya daha fazla panik bozuklukların oluşması olarak da ifade edilmektedir. Nefes darlığı, çarpıntı, titreme, terleme, göğüs ağrısı, soluğun kesilmesi, göğüs üzerinde baskı hissi, baş dönmesi, karın ağrısı, sersemlik, bayılacak gibi hissetme, bulantı, ölüm korkusu, uyuşma, iğne batması hissi, ateş basması, kuru ağız, kulaklarda çınlama, dehşet hissi, üşüme, ani tuvalet ihtiyacı, çıldıracak gibi hissetme ve ateş basmaları, panik atak esnasında meydana gelebilecek fiziksel belirtiler arasındadır. 

Panik atak, yetişkin insanlara kıyasla çocuklarda daha yaygın şekilde görülür. Panik atakla başa çıkmak özellikle çocuklar için zor bir deneyim olmaktadır. Yüksek derece panik bozukluğu çocukların gelişimini ve öğrenmelerini olumsuz şekilde etkileyebilir. Panik atak belirtisini yaşayan çocuklar mutlaka bir doktora götürülmelidir. 

Panik bozukluk her ne kadar insan hayatını riske atan bir durum olmasa da bazen çok ürkütücü bir hal alabilir ve insanın yaşam kalitesini olumsuz yönde etkileyebilir. Panik atak belirtilerinin hemen tespit edilmesi, önleminin alınması ve uygun bir tedavinin uygulanmasıyla beraber kontrol altında tutulabilen bir hastalık olduğu unutulmamalıdır. 

...
Doğum Sonrası Depresyonu Nedir?
Doğum Sonrası Depresyonu Nedir?
psikoloji | 12 months ago | 92 | Eylül

Genellikle hamile kadınların vücutlarındaki hormonlarda meydana gelen ani ve yüksek çaplı değişimler nedeniyle doğum sonrasında depresyonun gözlemlenmesi son derece doğaldır. Birkaç gün kadar bu durumun sürmesi olasıdır ancak hormonların dengelenmesi çok uzun sürmeyecektir. Ayrıca annenin bebeğine iyi şekilde bakmak için strese girmesi ve onu korumak için son derece ilgili hareket etmesi de depresyona yol açabilir. 

Yeni doğum yapmış olan anneler özellikle de bebeklerini kaybetmekten korkar çünkü bebeğini yeni kucağına almış olan anne, onun hastalanmasını ya da zarar görmesini istemez. Bu sebeple de bebeğine en iyi bakımı sağlamaya çalışır. Ancak bu sırada kendisini strese soktuğunun ve depresyona girebileceğinin farkında değildir. Kimi zaman bebeğini uyurken bile izleyerek uykusunda başına kötü bir olay gelmemesi için bekleyebilir. Bu durumda annenin değişken hormonları elbette etkilidir ancak takıntı halini alan bu durumun da bir psikolog ile görüşülmesi önerilmektedir. Genellikle kısa süreli olan doğum sonrası depresyonunun doğum öncesindeki hamilelik döneminin son zamanlarında gözlemlenmeye başlaması da olasıdır. 

...
Neden Yalan Söyleriz?
Neden Yalan Söyleriz?
psikoloji | 12 months ago | 102 | Eylül

İnsanlar genellikle bir durumun olumsuz etkilerinden kaçınmak için yalan söylerler. Örneğin ceza alabilecekleri bir durum mevcut ise yalan söylemeyi tercih eder, doğrudan kaçarlar. Benzer şekilde olumsuz eleştirilere maruz kalabilecekleri durumlarda da yalan söylemeye başvurmaları mümkündür. Bu durum aslında temelde insanın kendisini koruma mekanizması gibidir. Olumsuz bir sonuç ile karşılaşmamak adına insan kendisini korumaya alarak zarar görmemek için yalana başvurur. 

Yalan sayesinde her şeyin daha kolay olabileceği düşünülebilir. Örneğin onay görmeyecek bir davranışın gizlenmesi ve yalan ile örtülmesi mümkündür. Bu sayede o onay görmeyecek davranış gizlenebilir. Ancak yine de o olayın yaşanmamış olmasından söz etmek mümkün değildir. Bu sebeple de kişiler yalan söyledikçe aslında gizlenen durumu daha fazla düşünürler ve bilinçaltlarında bu düşünce devamlı olarak mevcut olduğundan dolayı da yalanın uzun süreli şekilde devam ettirilebilmesi mümkün olmaz. 

Herkesin günlük yaşamda çok basit konularda dahi yalan söylemesine tanıklık edilebilir. Bu durumu günlük yaşam içerisinde pek ciddi olaylarda görmesek bile cinayet ve benzeri suçlarda dahi mahkemelere yalan söylenmesine şahit olunabilmektedir. Bu tip durumlarda ise yalanlar masum zırhını indirerek zarar verici bir hal almaya başlar ve diğer insanların hayatlarına etki eden yalanlar ne yazık ki etik olmayan davranışlara yol açabilmektedir. 

...
Samimiyet Ve Saygı Dengesi Nasıl Sağlanır?
Samimiyet Ve Saygı Dengesi Nasıl Sağlanır?
psikoloji | 1 year ago | 138 | Nebahat

Bizim Türk toplumunun kültüründe samimiyet, bir başkasının sınırını ihlal etmek olarak algılanıyor. Samimi olduğun arkadaşın, komşun veya akraban sanki hayatın ile ilgili her konuda söz sahibi olup her şeye müdahale edebileceğine inanıyor. İzin verilmediğinde ise sizi samimi olmamakla suçluyor.

Önce samimiyet nedir? Bu kavramı sorgulamak lazım.  Samimiyeti, içten olmak, dürüstçe içi dışı bir olmak, yakın olmak, güvenmek, paylaşmak,  başkasının hayatına dokunmak olarak açıklayabiliriz. Sevgi temelli yakın ilişkilerde samimiyet en önemli özelliktir. Ancak samimiyetin gerektirdiği dürüstlüğün ve duygu paylaşımının amacı kesinlikle yargılamak ve müdahale etmek değildir. Olaylara yorum yapmak, kendince davranışları yapıcı tarzda eleştirmek, sorun olan konularda destek olmak, problemi çözmeye çalışmak,  sevincini ve mutluluğunu paylaşmak samimi bir ilişkide olması gereken özelliklerdir. 

Hem samimi olup hem de kişisel sınırlar korunabilir mi? İşte bu noktada SAYGI devreye giriyor. Saygı, çoğu zaman küçüklerin büyüklere itaat etmesi olarak algılanıyor. İtaat ve saygı birbirinden çok farklı kavramlardır. Saygı duymak için karşınızdaki insanın büyük veya küçük olması gerekmez. O insanın, bireysel kişiliğine, kararlarına, seçimlerine, isteklerine ve farklı dahi olsa her türlü düşüncesine hoşgörü ile yaklaşmak demektir. Birey olmanın, yetişkin olmanın, hak ve sorumluluklarını kullanabilmenin yolu birbirimize saygı duymaktan geçer. Kişi hayatı hakkında önemli bir karar vermeden önce yakın dostlarının, güvendiği insanların fikrini alır ve analiz ederek kendisi son noktayı koyar. Diğerleri verilen kararı beğenmese dahi karışmamalı, yönlendirmeye veya değiştirmeye çalışmamalı ve saygı duymalıdır. Kararın sonucunda olumlu ya da olumsuz her ne olursa olsun seçimlerinden ve davranışlarından kişi kendi sorumlu olacaktır. Ancak çoğu aile yakını, beğenmedikleri bir karar alındığında psikolojik baskı uygulayarak, duygu sömürüsü yaparak veya tehdit ederek kararı değiştirmeye çalışmaktadır. Geleneksel kültürün yaygın olduğu bölge ve ailelerde, bireyselliğin halen olumsuz olarak algılanması ve kabul görmemesi özgür iradeyi ve sorumluluk almayı zorlaştırmaktadır. 

Kendi hayatınızın kararlarını, en yakınlarınız dahi olsa başkalarının tercihine bırakmayın. Kendinize ait olmayan seçimlerin ve kararların sonuçlarını yaşamaya mahkum olmamak için hayatınızın direksiyonunda siz olun. Direksiyonda başkası varsa ve hayat istediğiniz gibi gitmiyorsa kendinize güvenin, sorumluluk alın ve o hayat aracından inin. Kendi seçimlerinizi yapmak ve mutlu olmak için hayatınıza sahip çıkın.

...
Benliğimize Ulaşma Yolculuğu
Benliğimize Ulaşma Yolculuğu
psikoloji | 1 year ago | 1161 | Devrim

      Duygularımız, travmalarımız, öğrendiklerimiz, kararlarımız… İç içe geçmiş halkalar gibi birbirine bağlı ilerleyen parçalarımız. Hangi parçanın bize ait olduğunu bilmediğimiz çatışmaların içinde kendimizi bulduğumuz kaybolmuşluk hissi ya da kendini arama çabası. Bazen çemberin dışına çıkmaya cesaret ettiğimiz heyecanlı ama bilinmez bir his ya da o çemberin sığınaklarında güvenlik ve sevgi arayışı… En sonunda hepimizi bir noktada saran kendi benliğini yaratma, potansiyellerini keşfetme ve bunu bizi çevreleyen yaşam hikâyelerimizden sıyrılarak gerçekleştirebilme isteği. Kişinin sağlıklı “psikolojik iyi oluş” halinin kendini gerçekleştirme sınırlarına adım atmış hayatlarla mümkün kılındığı gerçeği karşımızdayken bunu yapabilmek neden bu denli zor? 

      Bu sorunun cevabına yaşamımızın hangi sürecinden bakarsak farklı sebepler bulmak mümkün. Hayatımızın ilk yıllarında ki deneyimlerimizin kişiliğimizin en önemli yapı taşı olduğunu bildiğimizden bu çerçeveden bir değerlendirmenin davranış ve kararlarımıza yerleşmiş bu yenilmesi zor olan eğilimi açıklamada daha aydınlatıcı olacağı görüşündeyim. 

     Birçok hikâyenin bizi beklediği hayata ilk gözlerimizi açtığımız andan itibaren giderilmesi gereken ihtiyaçlar için diğerlerine (bakım verene) bağımlı oluşumuzla ilk tecrübelerimizi yaşarız. Sevgi ve ilgi ihtiyacımızın giderilme noktası etkileşim kurduğumuz çevre özellikle annedir. Çocukluk dönemimizde anneyi memnun edecek şekilde hareket ettiğimizde seviliriz. Anneyi memnun etmeyen davranışlar ise sevginin ve ilginin esirgenmesi olarak karşılık bulur. Bir çocuğun zamanla benliğini annesinin ondan beklediği davranış örüntüleri içerisinde görmeye başlaması çok uzun sürmez. Benliğimizin oluşma süreci daha yaşamın ilk yıllarından itibaren “diğerinin gözünde ben” olarak oluşmaya ve şekillenmeye devam eder. Okul döneminde öğretmenlerimin gözünde ben, ergenlik döneminde arkadaşlarımın gözünde ben ve yetişkinlik döneminde ise çevremin, toplumun gözünde ben… Benlik zamanla içselleştirilmiş değer yargılarıyla belirlenmeye başlar. Kişi artık bu içselleştirilmiş şartlara uygun davranışlar sergilemedikçe kendinin varlığını değerli görmez.

      Ve sonunda her insana farklı bir zamanda gelen ama birçoğumuzun yaşadığı kimlik karmaşası süreci (benliğin arayışı) gelip kapımızı mutlaka çalar. Bazen en mutsuz hissettiğimiz anda bazen en iyi anımızda; bazen bir ilişki sonunda bazen hayatımıza yeni biri gelip kurulduğunda; bazen yeni bir yolculukta bazen yol ayrımlarında bazen de travmatik bir deneyimin eşliğiyle… artık kaçınılması zor olan sorular hayatımıza girmiştir. Bunlardan biri ve belki de en önemlisi: Yaşadığım şeylerin ne kadarı bana ait?

      Hayatımız yaşanması gereken deneyime ama çok zorlayıcı bir sürece girmiştir. Yolumuzu kaybedip bunalımlar yaşadığımız ya da benliğimizi bulup onu gerçekleştirmekte zorlanacağımız hatta hiç gerçekleştiremeyeceğimiz bir süreç olabileceği gibi yeniden doğuşun yaşandığı, kararların ve seçimlerin bize ait olduğu yeni bir hayatı yani kendimize benliğimizi de hediye etmiş bir konumda bulabiliriz. Tabi bu hediyeye bazı bedeller ve acılar ödemeden ulaşabileceğimizi düşünmek iyimserlik olacaktır. 

      Bu süreçteki çatışmalarımız çoğunlukla bizi nevrotik sorunların baş gösterdiği bir hoş geldin ile karşılar. O ana kadar getirdiğimiz toplumsal bilincimizin arasına bilinçaltındaki kendiliğimiz sızmaya başlamıştır. Kişi benliğine ait parçaları keşfettikçe var olanı değiştirme heyecanı ve yeni kendiliğini gerçekleştirebilme kaygısı arasında zorlu bir yolculuğa çıkar. Ve bu yolculuğa iyi hissettiren duygular kadar depresif ruh hallerimiz, anksiyetelerimiz, yüzleşmelerimiz ve çatışmalarımız eşlik eder. Nevrotik sorunlar bu dönemin kendini ifade etme biçimi haline dönüşür. 

      İçindeyken karmaşa gibi hissettiren bu dönemden geriye dönülmesi artık çok kolay değildir. Ama bu durum çatışmalarımızın da çıkış noktasıdır. Çünkü bir durumu değiştiremeyeceğimiz noktaya geldiğimiz zaman kendimizi değiştirme yoluna başvururuz. İhtiyacımız olan da tam olarak budur. Ben bu noktayı” ruhsal devrim” başlangıcı olarak tanımlıyorum. Bu yolda karşımıza çıkan bütün engeller gerçektir. Ama o engellerin bizi kötü etkileyeceği algısı bir düşüncedir. Düşünceleri var olan gerçekler olarak düşündüğümüzde ( bu şemalarımızdan kaynaklıdır. Başka bir yazıda bu konuya değineceğim) yolun sonunu karanlık olarak algılayıp bu süreci çözümleyerek çıkmayı kendimize zorlaştırmış oluruz. 

      Yolun sonundaki aydınlığı görebilmek engellerle başa çıkma cesareti kazandırır. Tam bu anlarda kendime söylediğim bir cümle var: “her insan farklı, her doğru farklı bunca doğru arasından kendime ait olanı yaşamak bana iyi hissettireni seçmek istiyorum.”  Bolca çatışmalı çok seçenekli bu ruhsal süreçte keyifli yolculuklar dilerim. Son olarak Carl Gustav Jung’un psikoterapilerinde kullandığı yaklaşımı paylaşarak kendi benliğimin keşif sürecini tamamlamak adına yolculuğuma devam ediyorum.  

“Sana büyük acılar vereceğim çünkü büyük sevinçler yaşamanı istiyorum.”

                                                                               Klinik Psikolog Devrim ASLAN

...
“Kendini Bil” Dedikleri Olay Nedir?
“Kendini Bil” Dedikleri Olay Nedir?
psikoloji | 1 year ago | 136 | Nebahat

İnsanlığın en eski kadim bilgilerinde, tüm din ve kültürlerde, alim ve filozofların sözlerinde geçmişten bugüne en çok tekrarlanan ifade “KENDİNİ BİL” olduğu halde en cahil olduğumuz konu yine kendimizdir. Kendimiz dışındaki canlıları, doğayı, insanları ve olayları öğrenmek için merak ediyor, soruyor ve araştırıyoruz. Kendimizi bilmek konusunu ise ciddiye almıyoruz. Çünkü içinde yaşadığımız bedeni, duygularımızı ve düşüncelerimizi zaten bildiğimizi varsayıyoruz.

İnsan kendi üzerine düşünebilen tek canlıdır. Ben kimim, güçlü ve zayıf yanlarım nelerdir? Olumlu ve olumsuz özelliklerim nelerdir? Olumlu ve güçlü yanlarımı nasıl daha aktif ve faydalı hale getirebilirim? Zayıf yönlerimi güçlendirmek için hangi yolu izlemeliyim? Takıntılarım ve hassasiyetlerim neden oluştu? gibi pek çok soru sorup ciddi anlamda kendimizi analiz etmemiz ve sorunların asıl kaynağına inmemiz çok önemlidir. 

İnsanların pek çoğu bu soruları kendine hiç sormadı ya da geçiştirici cevaplar ile yetindi. Çünkü bu süreç zahmetlidir. Emek, acı, sabır ve azim gerektirir. Bu yola giren kişi kendi iç dünyasına yönelir çünkü zaten tüm cevaplar oradadır. Örneğin, sabırsız olan biri hangi durumlarda daha sabırlı hangi durumlarda aceleci olduğunu fark edip, hissettiği duyguları not etmelidir. Daha sonra neden böyle hissettiğini acele etmediğinde sonuçta neyin değişeceğini düşünmeli ve bu özelliğinin kendisine ve çevresine verdiği zararı görmelidir. Ancak bu şekilde o davranışını ya da özelliğini değiştirmeye karar verebilir. Değişim içerden başlar çünkü insan, değişmesi gerektiğine inanırsa çaba gösterir. İşte o inancın oluşması için de kendine yönelmeli ve olumsuz, zayıf yönlerini fark etmelidir.

Öz bilinç, kişinin kendine yönelik farkındalığıdır. Neden mavi en sevdiğim renk,  neden bazı olaylarda aşırı tepkiler veriyorum? Neden öyleyim,  neden böyleyim, diyerek kendinizi merak edin, araştırın ve beğenmediğiniz yanlarınızı değiştirin. En iyi yatırım kendinize yapılan yatırımdır. Ne de olsa ölene kadar kendinizlenisiniz.

...
Nostalji Neden İnsanı Mutlu Eder?
Nostalji Neden İnsanı Mutlu Eder?
psikoloji | 1 year ago | 286 | Nebahat

Nostalji geçmişi hasretle sevgiyle anımsamak ve özlemek anlamına geliyor. Geçmişi temsil eden eşyalar, şarkılar ve filmler o dönemi yaşayan insanlar için özel bir anlam ifade ediyor. Zihin özellikle geçmişle alakalı anılarda kendini korumak için olumlu olayları ön plana çıkarıp, olumsuz olanları ise geriye atmakta ve hatta unutulmasını sağlamaktadır. Bu nedenle geçmişle alakalı olayları düşündüğümüzde ve konuştuğumuzda, eski eşyaları gördüğümüzde, şarkıları duyduğumuzda yüzümüzde hemen tatlı bir tebessüm oluşmaktadır. Çocukluğumuz ve gençliğimizde yaşarken kızdığımız, üzüldüğümüz veya korktuğumuz her şey bugünden geçmişe bakıldığında halen hayatta ve sağlıklı olduğumuz için pozitif algılanır. Eski olayları konuşurken gülerek, eğlenerek ve özlem duyarak anarız.  Ama bugün sağlıklı, mutlu ve huzurlu değilsek bunun sebebi çocukluğumuz ve gençliğimizdeki olay ve kişiler olduğu için bakış açımız geçmişi olumsuz olarak algılar, hatırladığında ise üzülür, ağlar ve sinirlenir. Onun için geçmiş, travma kaynağıdır.

Zaman göreceli bir kavramdır, özelliklerde çocuklar ve yetişkinler için. Hafıza özellikle duygusal anlamda etkilendiğimiz olayları kalıcı bellekte depolar. Tüm gün boyunca pek çok İLK yaşayan ve öğrendiği, tanıştığı, tecrübe ettiği her olay ve kişiden duygusal anlamda etkilenen çocuğun hafızası, tüm bu yaşanmışlıkları depoladığı için ona göre zaman uzundur. Ama yetişkinler için hayat her gün birbirinin aynıdır. Zaten bildiği olay ve kişileri tekrar tekrar rutin bir şekilde yaşar. Bu nedenle yeni, ilginç ve duygusal olarak etkileyici bir olay yaşamadığı sürece kalıcı belleğe yeni olay ve anı yüklenmez. İnsanlar akşam yemekte ne yediğini, ne giydiğini,  ne konuştuğunu bile hatırlamakta zorlanır ve hatta günleri bile birbirine karıştırır. Günler, haftalar, aylar ve yıllar su gibi hızlı geçmektedir. Arada yaşanan bazı acı veren, heyecanlandıran, üzen veya sevindiren günler ve olaylar hafızada kalır. Kadınlar erkeklere göre daha duygusal oldukları için geçmişi daha net hatırlar.

Madem hafıza duygusal olarak etkilendiğimiz olayları hatırlıyor ve biriktiriyor o halde sevdiklerimize küçük sürprizler, onu mutlu edecek sözler ve davranışlar yaparak ömrümüzde ki hatırlanacak güzel günlerin sayısını çoğaltabiliriz.

...
Hayatta Yapılması Gerekenlere Karşı Bizim Tutumumuz
Hayatta Yapılması Gerekenlere Karşı Bizim Tutumumuz
psikoloji | 1 year ago | 193 | Nebahat

 Hayatımız boyunca sürekli bir şeyler yapmamız istenir. Sabah uyanınca yatağı toplamak, elimizi yüzümüzü yıkamak, diş fırçalamak, ev temizliğine yardım etmek, okula gitmek, işe gitmek, çalışmak ve bunların yanında bir de kitap okumak, spor yapmak, iyi sosyal ilişkiler kurmak, ahlaklı olmak gibi pek çok davranış yapmamız gerekmektedir. Ailede, okulda, iş yerinde ve toplumda düzen ve huzur istiyorsak bu kurallara uymalı ve gerekli davranışları yapmalıyız diye sürekli vurgulanır. Sorun olan kısım, bu kurallar ve yapılması gerekenlere bizim nasıl baktığımızdır. Gerekliliğine inanırsak kural ve eylemleri zorlanmadan uygularız. İnanmadığımız ve anlamadığımız kural ve davranışları ise sorgular ve yapmak istemeyiz. Bu nedenle çocuk eğitiminde anne-baba ve öğretmenlerin yapılmasını istedikleri kuralları ve davranışları onların anlayacağı bir açıklıkta anlatmaları gerekmektedir. Sadece emir vermek işe yaramaz çünkü kişi anlamsız gelen kuralları sadece emri veren kişi varken uygular, hatta kurallara uymamayı bir başarı olarak görüp her fırsatta işten kaçmanın, kuralları çiğnemenin bir yolunu bulmaya çalışır.

Özgür irade her birey için çok önemlidir. Bu nedenle emirleri sevmeyiz, yapılması gerekenleri bilen bir kişi sorumluluk sahibi olduğu için zaten yapar. Örneğin yemekten sonra ders çalışmayı planlayan bir gence emir tarzında “yemekten sonra odana git ve ders çalış” dendiğinde hemen sinirlenecek ve itiraz edecektir. Çünkü artık o ders çalışmaya odasına gittiğinde kendi özgür iradesi ile değil bir emri uyguladığı için gidiyor olma düşüncesine katlanamaz. Bu nedenle de ders çalışmak istemez. Ebeveynleri ona zaman tanısaydı zaten bilinçli ve sorumluluk sahibi olduğunu göreceklerdi. Zaman tanındığı halde ders yapmayan yada görevlerini yerine getirmeyen kişi ise halen o davranışın gerekliliğine ikna olmamış demektir. Ceza vermek, emretmek, bağırmak gibi yöntemlerden ziyade sorunun kökenine inilmelidir. Neden gerekli olduğuna inanmadığı, kendisinin aslında ne düşündüğü, ne istediği konuşulmalı ve ona göre bir yol bulunmalıdır.

Her insan özeldir, tektir, biriciktir. Yetenekleri, zekası, ilgi alanları, kişiliği, hayat tecrübesi, öğrendikleri birbirinden bu kadar farklı olan insanları tek bir eğitim sistemi ya da kalıplaşmış davranışlar ile anlamaya çalışmak ya da eğitmek temelde pek çok soruna neden olmaktadır. Diğerlerine uyum sağlayamayan kişiler bu açıdan değerlendirilmelidir. Kişisel özellikleri ve öz geçmişi birlikte ele alındığında farklı ve kişiye özel çözüm yolları üretilebilir ve sonunda kişi daha uyumlu olacak ya da uyumsuzluğunun nedenini açıkladığı için daha hoşgörülü bir ortama kavuşacaktır. Uyum sorunu çok büyükse mutlaka konuyla ilgili bir uzmandan destek alınmalıdır.

...
Sinirliyken Karar Vermeyin
Sinirliyken Karar Vermeyin
psikoloji | 1 year ago | 129 | Melek

Sinirliyken hiçbir konuda karar vermeden önce sessiz kalın ve bir süre sinirinizin geçmesini bekleyin. Bir yere gitmek, bir hareket yapmak, bir söz söylemek, bunların hepsi bir karardır ve sinirliyken tüm kararlarınızı erteleyin. Sinirlenme sebebiniz açlıktan kaynaklanıyorsa hemen yemek yiyin, yemek yiyene kadar kimseyle konuşmamaya çalışın. Yemek yedikten sonra düşüncelerinizin tamamen değişeceğinizi göreceksiniz. Daha sonra pişman olmak isteyeceğiniz şeyler söylememek için yemek yemeden önce kararlarınızı erteleyin. Ancak çoğu zaman sinirin kaynağı yemek yeme ihtiyacı gibi basit olgular olamayabiliyor. Böyle durumlarda sebebi her ne olursa olsun en az on beş dakika hiçbir şey yapmadan durun. 

Siniriniz, mutsuzluğunuz tamamen düzelmeyecek olsa dahi en azından en sinirli anınızda devre dışı olan mantığınız ve sinir dışında kalan geri plana ittiğiniz duygularınız, on beş dakikalık bekleme süresinde yavaş yavaş yerine oturacaktır. Bu süreden sonra alacağınız tüm kararlar çok daha faydalı olacaktır. Sinirliyken karar vermemek, bu ruh halinizin asla düzelmeyeceğinizi düşünmek, karar vermek için beklemenin dayanılmaz olacağını düşünmek çok normaldir. Ama on beş dakika sadece bekleyin. Değişmeyeceğinize inandığınız ruh halinizdeki iyileşmeyi görünce çok şaşıracaksınız. Öncelikle kendinizin ve daha sonra çevrenizin zarar görmemesi için kendinize sinirliyken karar vermeme hakkı tanıyın.

...
Paranoyak Nedir?
Paranoyak Nedir?
psikoloji | 1 year ago | 200 | İrem

Birçok kişi paranoyak nedir? Paranoya nasıl olur? Gibi sorular sormaktadır. Bu soruların her birini yanıtladık. İşte detaylar…

  • Bireylerin, insanlara karşı beslediği güvenin ani nedenlerle sarsılmış olması, travmaların tetiklediği durumlar neticesinde kişide duygu durum bozukluğunun meydana gelmesi kişinin etrafındaki her şeye paranoyolarla yaklaşmasına neden olacaktır.
  • Paranoyak hareketlere örnek vermemiz gerekirse de bunu şu şekilde yapabiliriz: Evdesiniz, eşiniz de işte çalışıyor. Acaba işte mi diye düşünüyorsanız, ya biriyle geziyorsa diye içiniz içinizi yiyorsa paranoya yapıyorsunuz demektir.
  • Paranoyak insanlar kimse tarafından sevileceğini de düşünmez. Sürekli olarak kendinden bir şeylerin saklandığına kanaat getirir ve karmaşık bir karakter içerisinde bulur kendini. Bu da pek sağlıklı bir şey değildir doğrusu.
  • Kişi paranoyayı kendi kendine çeker lafı çok yanlıştır. Kişinin yaşadıkları onu bu ruh haline sürükler, nedeni tamamen yaşanmışlıklardır. Aldatılmış olan bir bireyin karşısına çıkan yeni insanlara güvenememesi ve paranoyak hareketlerde bulunması tamamen doğal olmaktadır. Yabancı karşılanmamalıdır. Böyle biriyle olduğunuz zaman daha temkinli olmanız gerekir. Ona saygı duymalısınız.
...
Çocuklarda Benmerkezcilik Nedir?
Çocuklarda Benmerkezcilik Nedir?
psikoloji | 1 year ago | 92 | Eylül

Çocuklarda özellikle de 2 – 6 yaş aralığında görülebilen benmerkezcilik; çocuğun herkesin onunla aynı hisleri ve aynı düşünceleri benimsediği algısına sahip olması durumudur. Piaget tarafından sunulan benmerkezci düşünce, çocuğun dünyayı kendisini merkeze alarak yorumladığı üzerine bir görüşü dile getirmektedir. 

Bir çocuğun okulda yaşadıklarını eve gelince “Dün okulda kalemim kırılmıştı ya…” diyerek anlatması ve aslında anne ve babası orada olmasa bile onların da bunu bildiğini düşünerek konuşması; benmerkezci düşünce için en iyi örnektir. Benzer şekilde canı pizza isteyen bir çocuğun herkes pizza seviyormuş ve herkesin o anda canı pizza istiyormuş gibi hissetmesi de benmerkezci düşünceye örnektir. 

Bu dönemde çocuk, herkesin kendisi ile aynı şeyleri gördüğünü, aynı hislere sahip olduğunu, aynı olaylara bir nevi tanıklık ettiğini düşünür. Bu durum bencillik ile karıştırılmamalıdır çünkü çocuk bunu bencil şekilde yapmaz. Bu durum çocuğun henüz farklı algılamaların ve yaşantıların olduğunu bilmemesinden kaynaklanır. 

Bilişsel gelişim evrelerinden biri olarak tanımlanan benmerkezcilik, her alanda kendi bakış açısının hakim olduğunun düşünülmesi ile kendisini gösterir. Herkes kendisi ile aynı fikri benimsediğini, aynı duygulara eşlik ettiğini hissettiren bu durum; yetişkinlerde ise bir psikolojik bozukluğa işaret etmektedir. 

...