user photo
Nebahat Azar
Uludağ üniversitesi, Sosyoloji mezunuyum.Felsefe ve sosyal bilimler uzmanlık alanım.Eğitim ve sağlık alanında farklı mesleklerde çalıştığım için bilgi ve tecrübelerimi paylaşmak istiyorum. Okumayı ve yazmayı seviyorum. Bu mecra yazar olma hayalimin ilk adımı, ilgi, beğeni ve eleştirileriniz ile kendimi geliştirmek ve tanıtmak amacındayım.
yazı 22
okunma 4889
okuduğum kitaplar 48
okuyacağım kitaplar 3
Avrupa’da Ve Türkiye’de Göçmen Sorunu
Avrupa’da Ve Türkiye’de Göçmen Sorunu
gundem | 7 months ago | 179 |

Son günlerin en popüler konusu Suriyeli göçmenleri konu alan “Sessiz İstila” isimli kısa filmdir. Filmin konusu; Suriye’deki iç savaştan kaçan ve ülkemize sığınan Suriyeli göçmenlerin ülkenin her yerindeki düzensiz ve plansız yerleşimleri ile hızlı nüfus artışlarıdır. Bu durum sonucunda özellikle bazı bölgelerde nüfus çoğunluğu  Suriyeli göçmenlerin lehine olacak şekilde değişmiştir.  Bu bölgelerde yaşayan yerli Türk halkının azınlık olduğuna özellikle dikkat çekilmiştir. 

Bundan 8 yıl önce başlayan Suriye iç savaşında, yerini yurdunu terk etmek zorunda kalan ve kurtarabildikleri birkaç eşya ile ülkemize sığınan göçmenlere büyük bir sempati ve yardım gösterilirken bugün durum tamamen değişmiş görünüyor. Aynı dine inandığımız halde farklı bir kültüre, alışkanlıklara ve değerlere sahip olan Suriyeli göçmenlerin çoğunluğu Türk kültürüne uyum sağlamak yerine kendi kültür ve alışkanlıklarını korumayı tercih ettikleri görülmektedir. Kalabalık ve birbirine yakın yerlerde ikamet eden göçmenler temel ihtiyaçlarını Türkçe bilen birkaç kişi vasıtasıyla veya işaret dili kullanarak karşılayabildikleri için değişmeye gerek duymamış olabilirler. Göçmenlerin Türk kültürüne uyum sağlamak yönünde çaba göstermemeleri ve yerli Türk vatandaşlar ile kaynaşmak yerine büyük Suriyeli gruplar olarak  sadece birbirleri ile ilişki kurmaları, bu arada erken yaşta evlenme ve çok çocuk sahip olma alışkanlıkları toplumda gözle görülür bir rahatsızlığa sebep olmaktadır.

Bu durum ikinci Dünya Savaşı sonrasında Avrupa ülkelerinin işçi ihtiyacını karşılamak için Müslüman ülkelerden göç kabul etmesi ile benzerlik göstermektedir. Çünkü Avrupa’daki bu Müslüman işçi göçmenler yıllar içinde yerli halka göre hızlı nüfus artışları ile endişeye sebep olmuşlardır. Euroarabia adı verilen bu duruma göre  Avrupa’daki nüfus çoğunluğunun Müslümanlara geçmesi ve toplumda  İslam dininin uygulanması ihtimali bir tehdit ve korku sebebi olarak algılanmıştır. Yıllardır Avrupa ülkelerinde yaşayan Müslüman göçmenler,  İslam dinini yaşayabilmek için başörtüsü serbestliği ve camii istemeleri bu korkunun daha da büyümesi için aşırı radikal partiler tarafından siyasi koz olarak kullanılmıştır. Avrupa’da yaşanan iki petrol krizi sonrası ülkelerde meydana gelen ekonomik kriz sürecinde  Aşırı Radikal Milliyetçi Partiler ,halkı sakinleştirebilmek ve suçluyu ülke dışından birilerine yükleyebilmek için bu Müslüman işçi göçmenlerini sürekli olarak dillerine dolamışlardır. Ülkedeki ekonomik krizin ve işsizliğin sebebi olarak göçmenlere yapılan yardımlar ve onların çalışması  gösterilmiş.  Ayrıca  dini talepleri ve hızlı nüfus artışı ise  Avrupa toplumuna uyum sağlayamadıklarının göstergesi  olarak yorumlanmıştır. Siyasilerin  “Ya asimile ol ya da evine git!” sloganı sürekli olarak her yerde kullanılmaya başlanmıştır. Bu milliyetçi kültürel ırkçılığın temelinde müslümanların ve İslam kültürünün yerli Avrupa kültürünü bozacağı korkusu yani İslamofobi’nin olduğu da  düşünülmektedir.

Yabancı düşmanlığı ve aşırı milliyetçi yorumlar  ülke içinde  huzursuzluğa sebep olmaktadır. Suriyeli göçmenleri ile ilgili sorunlarımız olduğu bir gerçektir. Bu sorunların en başında devletin göçmenlere yönelik planlı ve sistemli bir  program uygulayamaması gelir.  Suçlu aramak yerine çözüme odaklanmak daha insani ve daha gereklidir.  Misafir edip, zor günlerde ağırladığımız Suriyeli göçmenlerin pek çoğu zor şartlarda yaşam mücadelesi vermektedir. Yabancı bir ülkede yaşamaya çalışmanın, dışlanmanın, sömürülmenin ve ayakta kalıp başarılı olmaya çalışmanın zorluklarını da yaşamaktadırlar. Bu nedenle tüm göçmenler hakkında iyi veya kötü genellemelerden kaçınmak, gerekli ve insanidir.

 

...
Modern Tesettür Anlayışı
Modern Tesettür Anlayışı
yasam | 11 months ago | 269 |

İnsan dünyaya çıplak bir varlık olarak gelir. İnsanların giyinmesinde fiziksel, psikolojik, sosyal, kültürel ve dini nedenler vardır. İslamiyet’e göre ilk insanlar olan Adem ve Havva cennette yasak meyveyi yedikten sonra çıplaklıklarını fark edip utanmışlar ve giyinme, örtünme ihtiyacı duymuşlardır. İnsanlar giyinerek çıplaklıklarını gizledikleri gibi aynı zamanda karşı tarafa giyimleri ile statüleri ve sosyal sınıfları hakkında da ipuçları vermiş olurlar. Kişinin giydiği kıyafetin kalitesi, rengi, dikimi, aksesuarları, modeli ve modaya uygunluğu hem kişiye hem de sosyal konumuna yönelik bilgiler içermektedir.

Her din, inananlarının hayatını düzenleyen kurallara sahiptir. Bu kuralların bazıları sosyal, siyasal, kamusal ve ticari hayatı düzenlerken bazıları da giyilen kıyafetleri ve davranışları düzenler. Sosyal hayat içinde giyilmesi gereken kıyafetlerin şekli din tarafından belirlenir. Dinlerin ortaya koyduğu sınırlamalar kültür ile şekillenerek bazı kalıp davranışlar oluşmuştur. İnsanların nerde, nasıl giyinmeleri gerektiği, cinsiyet, yaş ve statüleri gözetilerek şekillenmiştir. Böylece hem kişilerin kıyafetleri üzerinden sosyal kontrol sağlanmış, hem de dindarlık seviyeleri tahmin edilebilmiştir.

Tesettür 1978 İran Devriminden sonra önce siyasileşmiş sonra küreselleşmenin etkisi ile İslam’ın sembolü haline gelmiştir. Siyasileşen “başörtüsü” modernliğin, yeniliğin, bilimin ve aklın karşısında geleneği ve dini temsil eden bir sembol olarak görüldüğü için modernliği savunanlara göre bir tehdit unsuru, dini ve geleneği savunanlara göre ise kutsal bir dava unsuru olarak kabul edilmiştir.  İktidarın muhafazakar partilere geçmesi ile başörtüsüne yönelik tutum ve davranışlarda daha ılımlı uygulamalar izlenmeye başlanmıştır.

Türkiye’de 1977 de ilk kız imam hatip liseleri açılana kadar muhafazakar ailelerin kız çocukları genelde mahalle camiinde dini eğitim almaktaydı. Dini ve ilmi eğitim veren İmam hatip liseleri, başörtülü eğitim imkanı ile pek çok kız çocuğunun eğitilmesine olanak sağladı. Liseden mezun olan kızlar üniversite eğitimi almak ve kamu hayatında çalışmak istediklerinde “başörtüsü yasağı” ile karşılaştılar. Eğitimli ve bilinçli dindar kadınlar bu süreçte zorlu bir özgürlük mücadelesi verdiler ve sonunda amaçlarına ulaştılar.

Kırsal kesimden kente göç eden, eğitim alan ve kamusal alanda çalışan dindar kadınların çoğunluğu iç çatışma yaşamışlardır. Aileden ve doğduğu toplumdan öğrendiği geleneksel ve dini davranış kodlarının üzerine seküler yani dünyevi eğitim, modern kent yaşamı ve rekabetçi iş ortamında öğrendiği yeni davranış kodları arasında sürekli çelişkide kalmışlardır.  Doğu-batı, modern-gelenek, seküler yaşam-dini yaşam gibi zıtlıkların arasında uzlaşmacı bir orta yol bulmaya çalışmak psikolojik ve sosyal pek çok zorluklara sebep olabilmektedir. Ataerkil düzende erkek egemenliği ve itaatini eleştiren dindar kadınlar feminist ve demokratik anlayışa yakın eşitliği temel alan görüşleri benimseme eğilimi göstermektedirler. Orta sınıf dindar kadınlar sonunda melez bir çözüm yolunu uygulamaya başladılar. Yenilikçi, devrimci, modern,  protest, aydın ve barışçıl özelliklerin bir arada olduğu bu uygulamada hem başörtüsü takıp tesettüre uygun giyinecek hem de modern yaşamın gerektirdiği eğitimi alıp, kamusal alanda çalışarak kendi özgür seçim ve kararlarını hayatında uygulayacaktır. Modern dindar kadın için tesettür kendi özgür iradesinin seçimi olup rasyonel bir karardır. Cumhuriyet rejimi ile verilen hakların İslamiyet’in din ve ahlak anlayışı ile birleştirilerek uygulanması görüşü dindar kadınlar arasında daha fazla kabul görmeye başlamıştır.

Geleneksel din anlayışında şekilcilik ön plandadır. Dindar olduğunu göstermenin yolu erkeklerde camide kılınan namaz,  kadınlarda ise tesettüre uygun giyilen kıyafet olabilir. Genelde namus, ahlak, dindarlık bu ölçütlere bakılarak belirlenirken orta sınıf eğitimli dindar kadınlar bu durum da dahil olmak üzere ataerkil düzeni ve şekilciliği sorgulamaya başladılar. Genç kadının tesettüre girme kararını babasının ya da kocasının veriyor olması ya da daha dindar ve namuslu görünmek için tesettürlü olmaya yönlendirilmesine karşı çıkarak “kendi seçimim, kendi kararım” sloganı ile geleneğe başkaldırmakta ve özgürlüğünü ilan etmektedir.  Artık dindar kadın, tesettürlü olmaya dışarıdan gelen baskı, tehdit veya tavsiyelere göre değil kendi dini, ahlaki ve rasyonel seçimi ile karar verecektir.

Moda, belirli bir süre bir şeye karşı toplumca gösterilen aşırı ve yaygın düşkünlük, geçici yenilik olarak açıklanabilir. Moda sosyal bağlamda yüzeysel olmakla birlikte sosyolojik olarak çok önemlidir. Çünkü farklı kimliklerin oluşumunda ve kendilerini ifade etmelerinde önemli bir araçtır. Orta sınıf dindar kadınların iç dünyasında yaşadıkları zıtlıkların uyumunu, geleneksel-modern karışımı bir kıyafet ile tasarlayıp sunmak tesettür modasını oluşturmuştur. Küreselleşme ile hızla yaygınlık kazanan tesettür modası ile kadınlar özgürleşme, bireyselleşme, görünür olma, şık olma, hayranlık uyandırma isteklerini gösterecekleri bir alana sahip olmuşlardır.

Orta yaş ve üstü kadınlar, tesettür ve başörtüsü konusunda büyük mücadeleler verdiği ve gelenek-modern çatışmasını daha fazla yaşadığı için tesettürü algılama biçimlerinde dini hassasiyet ön plandadır.  Ancak genç kuşak kadın ve kızlar daha özgür, bireyselleşmiş ve küreselleşmiş bir toplumda büyüdüğü için tesettür seçiminde ekonomi, şıklık ve havalı olmak dini hassasiyetin önünde yer almaktadır. Modern olan ve olmayan her şeyin özgürce bir araya getirilebildiği bu post-modern dönemde zenginlik, gösteriş, popülerlik, başarı çok önemli hale gelmiştir. Kalıplaşmış tüm düşünce ve davranışları reddeden bu zamanda farklılık, yenilik, görsel estetiklik ve özgürlük ön plandadır. Genç kuşak hem dindar hem modern hem de şık ve havalı görünmek istemektedir. Kıyafetlerinde başörtüsü ile dini, tesettürün altına giydiği kot pantolon ile modernliği, ölçüsüz ve abartılı davranış ve konuşmaları ile post-modernliği ifade etmektedir.

Benlik algısı “öteki”nin belirlenmesi üzerine kuruludur. Benlik algısı,kişinin kendisini diğerlerinin konumuna ve tavırlarına göre değerlendirmesi olduğu için güzel ve şık giyinmek, hayranlık dolu bakışları üzerinde toplamak çok önemli konu haline gelmektedir. Modanın sloganlarından biri olan “Ne giyiyorsan o’sun” sözü ile bireyin giydiği kıyafet, kostüm, aksesuarlar ve makyajı ile benliğini ve kimliğini dışarı yansıttığını anlatıyor. Maddi kültür unsuru olan giysi benlik algısı ile yakından ilişkilidir. Beden benliğin dış sınırı ve görünen yanıdır. Beden giysiler ile gizlenebilir ve ya sınırlandırılabilir. Kişilik hakkında bilgi vermek için ya da yanıltmak için kullanılabilir. Yeni trent “Ne istersen onun gibi görün”,  nasıl hissediyorsan, nasıl düşünüyorsan, nasıl görünmek istiyorsan öyle görünme özgürlüğüne sahipsin. Post-modern akımın etkisi ile oluşan bu akımdan tesettür modası da etkilenmektedir.  Başörtüsü dışında dini anlamı olmayan diğer kıyafet ve aksesuarlar kullanılarak iç dünyasını, benliğini, düşünce ve duygularını özgürce kıyafetleri ile bütünleyerek kendi tarzlarını oluşturmaktadırlar.

Günümüzde çok farklı tesettür kıyafetleri kullanılmaktadır. Her dindar kadın bulunduğu sosyal sınıfa, statüsüne, yaşına, öznel dindarlık düşüncesine, gideceği ortama, mevsime, o günkü psikolojik hissiyatına ve dünya hakkındaki görüşlerine göre giyinmektedir. Giydiği kıyafet ile sözsüz iletişim kurmakta dışarıya vermek istediği duygu, düşünce ve mesajı yaptığı imaj ile anlatmaya çalışmaktadır. Genç dindar kadınların çoğunda sosyal, ahlaki, siyasi ve dini sınırlandırılmalara karşı çıkmak kendi farklı ve özgür tarzını yansıtırken şık, havalı, güzel ve özgün olmak, dikkat çekmek daha önemli hale gelmiştir. Bu akımdan etkilenen dindar kadınlar da inandığı dini temsil eden başörtüsünü takmaya devam ederken aynı zamanda modayı da yakından takip etmektedir.

 

...
Farabi'den Günümüze Toplum Ve Mutluluk İlişkisi
Farabi'den Günümüze Toplum Ve Mutluluk İlişkisi
deneme | 12 months ago | 210 |

İnsan, erken doğan bir canlı olarak her bakımdan yetersiz bir varlıktır. Bu nedenle biyolojik, fiziksel, psikolojik ve sosyal ihtiyaçlarını karşılamak için diğer insanlarla bir arada yaşamaktadır. İnsanın sosyal bir varlık olması, bir tercih değil zorunluluktur. 

İnsan önce aile sonra akraba, mahalle ve giderek daha da büyüyen sosyal gruplar içinde yer alır. Toplumun hiyerarşik yapılanması toplumsal tabakalaşmaya neden olmaktadır. Meslekler, toplumun ihtiyaç duyduğu ürün ve hizmetleri üreterek yardımlaşmayı ve işbirliğini sağlamaktadır.  Her insanın bilgi, beceri ve yetenekleri birbirinden farklı olduğu için mesleki tercihleri de bu çerçevede şekillenmelidir. Mesleki uğraşlar, insana yeni alışkanlıklar, yeni bir sosyal çevre ve yeni bir yaşam tarzı kazandırdığı için insan hayatında ki en belirleyici unsur olarak kabul edilir.

Farabi’ye göre toplumdaki insanlar anlama ve kavrama güçlerine göre ikiye ayrılır. Seçkinler ve halk. Seçkinler; eğitimli, bilgili, çalışmak zorunda olmayan, sanata, bilime ve felsefeye zaman ayırabilen kişiler olup toplumun geneline yönelik sorunları düşünerek çözüm üretmeye çalışan kişilerdir. Halk ise basit bir hayat yaşayan, gündelik sorunlarına çözüm bulmaya çalışan, geçim derdi ile dertlenen insanlardır. Yöneticilere göre halktan insanların çalışacağı işinin olması, kurallara uyması, ahlaklı ve erdemli davranışlar sergilemesi yeterli görülmektedir. Siyasi yöneticiler filozof gibi bilgili ve peygamber gibi ahlaki özellikler taşıyan zeki, sağlıklı ve güçlü kişilerdir. Yöneticiler, halkın uyması gereken kuralları belirler, denetimi sağlar, toplumdaki uyum, düzen ve adaletin etkin bir şekilde uygulanmasını sağlarlar. 

Farabi’nin bahsettiği Erdemli toplumda yaşayan birey mutlu olmalıdır çünkü insanın hayattaki en önemli amacı mutluluktur. Kimine göre Allah’ı bilmek, tanımak ve ona ulaşmak en büyük mutluluk iken kimine göre servet, makam, güç, onur ve şeref en büyük mutluluktur. Gerçek mutluluk ve sahte mutluluk olarak adlandırılan bu ayrımda gerçek mutluluğa ulaşmak için iyilik yapmak gerekmektedir. Dışarıdan baskı, tehdit, tavsiye ile yaptırılan davranışlar iyilik değildir. Akıl sahibi ve bilgili olan özgür birey, iyi ve kötü arasındaki ayrımı yapabilecek donanıma sahiptir. Bu bilgiye dayanarak aklını kullanıp iyi olan davranışı seçer ve gönüllü olarak sırf iyilik yapmak için iyilik yapar ve sonunda gerçek mutluluğa ulaşır.

İnsanları gerçek mutluluğa ulaştıracak olan iyi ve ahlaklı davranışlar konusunda eğitmek gerekir. Eğitime başlamadan önce insanların doğuştan getirdikleri mizaçlarının özelliklerini belirlemek önemlidir. Olumsuz mizaç özelliklerini tamamen yok etmek mümkün olmadığı için duygularını kontrol etmeyi öğretmek ve olumlu yönde değiştirmeye çalışmak gerekebilir. Ayrıca toplum içinde birlikte huzurlu ve barış içinde yaşayabilmemize yardımcı olacak sevgi, saygı, hoşgörü, merhamet ve yardımseverlik gibi ahlaki değerler de öğretilmelidir. Ahlak bir arada yaşayan insanların olumlu ve sürekli ilişki kurabilmeleri için gerekli olan kurallardır.  Yalnız yaşayan insanın ahlaka ve erdemlere ihtiyacı yoktur. Ancak sosyal hayat içinde ahlak kurallarına uygun davranılmalıdır. Bu durumda karşıdan alınan olumlu tepkiler bile kişinin kendini iyi, huzurlu ve mutlu hissetmesine de sebep olmaktadır. 

Farabi’nin Erdemli Şehrinde siyasilerin yönetimi, toplumun düzeni, bireylerin ahlaki davranışları ve mutluluğu belli formüllere dayanarak açıklanmıştır. Bu şehir modeli bir ütopyadır çünkü gerçek hayatta birebir uygulanmamıştır. Bugünün dünyasında var olan toplumlarda yoksulluk, işsizlik, suç ve şiddet olayları, adaletsizlikler ve ahlaksız davranışlar çok fazladır. 

Erdemli şehir de yoksulluk ve işsizlikten bahsedilmemiştir. Orada herkes yeteneğine göre bir meslek icra etmektedir. Bizim toplumumuzda ise işsizlik çok fazladır. İş yani meslek bir insanın temel ihtiyaçları olan beslenme, barınma ve giyinme için gerekli olan parayı kazandığı bir uğraştır. Eğer insanların işi yoksa parası da yok demektir, o halde temel ihtiyaçlarını karşılamakta zorlanacaklardır. Maslov’un ihtiyaçlar hiyerarşisinde alttan yukarıya doğru, ihtiyaçlar karşılandıkça üst basamağa çıkılır. Fizyolojik ihtiyaçlar, güvenlik, iş, sağlık, eğitim, mülkiyet gibi ihtiyaçlar devlet tarafından güvence altına alınmalıdır ki bireyler sevgi, saygı, ahlak, aile, arkadaşlık gibi sosyal ve psikolojik ihtiyaç basamaklarına çıkabilsinler.

Devletin ekonomi sisteminin bozulması, rüşvet, yolsuzluk, hırsızlık, gasp gibi suçların artmasına sebep olurken yavaş yavaş adalet, eğitim ve aile gibi toplumun diğer kurumlarında da ahlaki bozulmaya neden olur.  Böyle toplumlarda mutluluk tamamen konfor, zenginlik, keyif ve haz veren her şeye sahip olmak olarak yorumlanmaktadır. Kitle iletişim araçları ve sosyal medya popüler olan kişilerin yaşadığı lüks hayatları özendirirken, zenginlik, güzellik, makam, güç gibi özellikleri de teşvik etmektedir. Pek çok insan için bu hedeflere ulaşmayı sağlayan basamaklarda yapılması gerekenlerin, ahlaki anlamda iyi ya da kötü olması önemli olmayan bir konu haline gelmiştir.

Toplumda mutluluğun tekrar maneviyat ve ahlaki anlamda iyi olan davranışlar ile elde edileceğine yönelik algının oluşması için insanların hem gerçek fakirlikten hem de ruh fakirliğinden kurtulması gerekir. Ülkenin refah seviyesinin yükselmesi, demokratik yönetim ve kaliteli eğitim ile toplum yavaş yavaş ahlaklı hale gelecektir. Toplum yapısının değişmesi ile bireyin mutluluk tanımı ve beklentisi de değişecektir. Toplumun kültürü, yaşam biçimi, dini inançları ve refah seviyesi bireylerin hayata bakışını ve algısını belirleyen en önemli faktörlerdir. Birey yalnız iken mutlu olamaz. Mutluluk diğer insanlar ile birlikte iken anlamlı hale gelir ve tamamlanır.

 

...
Akademik Başarı, Hayatta ki Başarıyı Ne kadar Etkiler?
Akademik Başarı, Hayatta ki Başarıyı Ne kadar Etkiler?
yasam | 1 year ago | 188 |

İnsanın okul hayatı ortalama 6-7 yaşında başlıyor. Okul ile birlikte çocuğun derslerindeki başarı sürekli ailesi ve diğer yetişkinler tarafından denetleniyor. Bir çocuk ile karşılaşan yetişkinin belki de istemsizce sorduğu “kaçıncı sınıfa gidiyorsun, dersler nasıl, zayıf dersin var mı?”  gibi sorular bilinç-altında başarıyı, sadece akademik olarak değerlendirdiğimizin de bir göstergesidir.

“Başarı, tanımlanmış bir dizi beklentiyi karşılama durumu veya koşuludur. Başarı kriterleri bağlama bağlıdır ve belirli bir gözlemciye veya inanç sistemine göre olabilir.” Wikipedia başarıyı bu şekilde tanımlasa da topluma göre başarı,  çocuk ve gençlerin akademik ölçütlere göre yüksek puan alması olarak  görülür. Sınavlardan alınan puanlar, diploma notları, deneme sınavlarındaki net soru sayıları, ÖSYM, KPSS gibi sınavlardan alınan puanlar başarı ve gurur tablosu olarak anlatılır.

İşin ilginç yanı ise hayatta başarılı ve mutlu olanların çok az bir kısmının akademik başarısı da yüksektir. Çoğunluğu hayallerini gerçekleştirmek için okulu bırakan ya da yaptığı iş ile hiç alakası olmayan konularda eğitim gören ama sonra sevdiği işi yapmaya karar veren insanlardır. Bazıları ise en başında ne istediğini bilerek eğitimini ona göre almış olabilir.

Temel eğitim; okuma yazma, dil bilgisi,  matematik de dört işlem, sözel, sosyal ve fen alanlarında bilinmesi gerekenlerin ilköğretimde öğretilmesi olarak bilinir. Sonra ki eğitim ise hedefleriniz ve isteklerinize ulaşmada bir araç olmalıdır. Yetenekler, istekler, amaçlar veya hayaller kişiyi hangi eğitimi alması gerektiği konusunda yönlendirebilir. O zaman eğitim zoraki bir süreç değil amaca götüren bir araç olduğu için daha verimli hale gelebilir.

Zorunlu 12 yıllık eğitimde amacı, hayali, hedefi çok farklı alanlarda olan veya ne istediğini dahi bilmeyen milyonlarca genç, aynı müfredat eğitimine tabii tutulmaktadır. Bu durumda gençler için kendi amaç ve hayallerindeki mesleğe ulaşma da gereksiz olduğunu düşündükleri derslere çalışmak ve o derslerden başarılı sayılan puanlar almak gerçekten çok zordur. Ailelerin saygın meslek algıları halen doktorluk, mühendislik, mimarlık, avukatlık gibi alanlar olduğu için meslek, sanat ve spor eğitimi veren okullara yönelik olumsuz bakış açıları öğrencilerin lisedeki okul tercihlerini dolayısıyla da akademik başarılarını etkilemeye devam ediyor. 

Bilgi çağında yaşıyoruz ve istenilen her bilgiye ulaşabilmek artık çok kolay. Okullar artık bilgi veren ve öğrenilen bilgiyi ölçerek diploma veren kurumlar olarak varlığını sürdürüyor . Yapmak istediğiniz meslek için diploma zorunluluğu yoksa ihtiyacınız olan bilgiyi farklı yollardan da elde edebilirsiniz ya da mesleğe yönelik eğitiminizi tamamlayıp diploma alabilirsiniz. Başarı günümüzde göreceli ve bağlama göre değerlendirilen bir durum. Topluma göre başarılı sayılan ama iç dünyasında kendini başarısız, mutsuz ve yalnız hisseden insanların sayısı az değildir. Bu kişilerin intihar, uyuşturucu, alkol ve çeşitli bağımlılıklara eğilimli olma ihtimalleri de yüksektir.

 Başarı sadece zenginlik, mevki, mal mülk sahibi olmak veya tanınan bir ünlü olmak değildir. Yetenekli olduğunuz, sevdiğiniz ve insanlara bir şekilde fayda sağlayan işleri yaptığınız da, çevreniz tarafından seven ve sevilen kişi olup, hayattan daha fazla zevk aldığınızda zaten kendinizi başarılı ve mutlu hissedersiniz. Etrafınıza yaydığınız pozitif enerji sayesinde mutluluğunuz ve neşeniz hemen fark edilir.

 

...
Hababam Sınıfı Ve Yatılı Okul
Hababam Sınıfı Ve Yatılı Okul
absurt | 1 year ago | 201 |

Yatılı okullar, kimilerinin hayali kimilerinin kabusudur. Eskiden imkansızlıklar sebebi ile her yerde okul olmadığı için merkezi yerleşim yerlerinde bulunan okulların yanında pansiyon olur ve uzaktan gelen öğrencilerin barınma ve yemek ihtiyaçları burada karşılanırdı. Okumak isteyen ama kırsalda yaşayan öğrenciler için yatılı okul, hayallerine ulaşmayı sağlayan bir araç iken ekonomik veya ailevi sebepler yüzünden evden ayrılmak zorunda kalanlar için ise yatılı okul zorunlu ikametgah yeridir.

Öğretmen okulları, sağlık meslek liseleri, fen ve Anadolu liseleri gibi okullar mesleki, teknik ve akademik bilgi veren ve ülke genelinde sayısı az olduğu için sınavla öğrenci alan okullardı. Bu okullarda okumak için şehir dışından gelen öğrencilere pansiyon hizmeti de verilirdi. 13-14 yaşında ailesinden uzakta eğitim almaya gelen öğrenciler, yatılı okulda birlikte büyür, birlikte sosyalleşir, birlikte hayatı öğrenirlerdi.

Günümüzde okul sayıları ve ulaşım imkanları arttı.  Vatandaşların refah seviyeleri yükseldi, aileler daha bilinçli ve ilgili hale geldi. Ancak yatılı okullar ve pansiyonlar halen varlığını sürdürmektedir. Kırsalda yaşayan, ekonomik sıkıntı çeken, ailevi sorunları olan, anne ve ya babasını kaybetmiş olan, uzak bir yerden gelip kalacak yer bulamayan ve ya iyi bir eğitim almak isteyen pek çok öğrencinin barınma ve yeme-içme gibi ihtiyaçları yatılı okullarda karşılanmaktadır

 Hangi sebeple olursa olsun bir şekilde yolu yatılı okula düşen öğrenciler için yeni, farklı bir hayat tecrübesi yaşanmaktadır. Öğrencinin yaşı, cinsiyeti, okulun türü ve okulun yeri bu hayat tecrübesini etkileyen önemli faktörlerdir. Yaşı küçük çocuklarda aile özlemi ağır basmaktadır. Ailesi ile birlikte yaşarken ebeveynlerin yaptığı yatak ve dolap düzenlemek, çamaşırları yıkamak, ütülemek, çanta hazırlamak ve yolculuk yapmak gibi pek çok sorumluluğu erken yaşta öğrenirler.  Orta öğretim seviyesindeki öğrenciler için ise yatılı okullar, daha özgür takıldıkları ve arkadaşları ile birlikte eğlenceli vakit geçirdikleri yerler olduğu düşünülür(Hababam Sınıfı filminin etkisi). Ergenlik dönemi özgürlük arayışının, isyan ve başkaldırının olduğu, karşı cinse ilginin arttığı, arkadaşlığın önemli olduğu, kişilik arayışının yaşandığı bir süreci kapsar. Anne- baba otorite ve baskısının olmadığı ya da çok az hissedildiği, okul kurallarının esnetilip, çiğnendiği bu süreçte gençlerin aksiyon ve macera arayışları eğlenceli ama tehlikeli olabilmektedir. Kurallara uyulmadığı anlaşıldığında ise cezalar herkese birden verilir. Genelde suçu işleyeni ihbar etmek “ispiyonculuk” olarak kabul edilir. Akran dayanışması bu durumlarda akran zorbalığına dönüşebilmektedir.  Maalesef böyle durumlarda kurallara uyan, kendi halinde sessiz ve sakin kişilere haksızlık yapılmaktadır. Onları savunacak ve koruyacak bir aile üyesi veya yetişkin olmadığı için ya kendi başlarının çaresine bakmayı ve hakkını savunmayı öğrenecek ya da itaat etmeyi öğrenecektir.

Yatılı okulda kalan öğrencilerden ailesinden uzakta olduğu için sorunlar yaşayanlar olduğu gibi, tek başına ayakta durmayı öğrenip sorumluluklarını üstlenebilen ve kendini yetiştiren öğrenciler de çıkmaktadır. Aynı yaş grubundan pek çok çocuk/genç birbiri ile arkadaş, dost olmakta, iyi ve kötü günde birbirlerine destek olmakta, yardımlaşmakta hatta birbirlerine aile olmaktadırlar. Yatılı okul tecrübesi insana yetişkinlik hayatında sürekli kullanacağı düzenli, planlı, sorumluluk sahibi, dostluğa önem veren ve aile kıymeti bilen kişilik özelliklerini kazandırmaktadır.

 

...
Geçmişten Günümüze Televizyon Ve Sinemada Din Adamı İmajı
Geçmişten Günümüze Televizyon Ve Sinemada Din Adamı İmajı
deneme | 1 year ago | 252 |

Türk sinema ve medyasında Din adamı imajının zamanla çeşitli koşullara bağlı olarak değiştiği gözlemlenmiştir. Din adamı imajının oluşturulmasında o dönemin siyasi koşulları, dini anlama ve yorumlama biçimleri, filmi çeken şirketlerin ticari kaygıları etkili olmuştur. 

Türk sineması 1922 yılından itibaren film çekmeye başlamıştır. Cumhuriyetin ilk yılları, inkılapların hayata geçirilmesi nedeni ile toplumda değişikliklerin en yoğun yaşandığı dönemdir. Bu değişimleri halka anlatmak ve ikna etmek için kullanılan araçlardan biri de sinemadır. Yeni Cumhuriyet rejiminin olumlu ve gerekli olduğunu vurgulamak için eski olan Osmanlı devlet düzeninin olumsuzluklarının abartılı şekilde gösterilmesi gerekmiştir. Bu ideolojik amaçla yapılan filmlerde batı; çağdaş, modern, ilerici, bilim, sanat ve aklın hakim olduğu laik bir toplum olarak gösterilmiştir. Buna karşılık din adamları, Osmanlı padişahlığını ve hilafeti savunan, halkı isyana teşvik eden, gerici, yobaz ve cahil insanlar olarak gösterilmiştir. Aynaros kadısı, Bir kavuk Devrildi filmleri örnek gösterilebilir.

1960 lı yıllarda toplumda özgürlük, adalet, eşitlik, sosyalizm görüşleri çok popüler olduğu için bu dönemin filmlerinde Türk kültürünün töreleri ve gelenekleri eleştirilmiştir. Din adamları toprak ağalarının, zenginlerin, siyasilerin yaptığı haksızlıklara cevaz veren, onaylayan, güçlü olanın yanında durup halkın ezilmesine göz yuman çıkarcı, kötü insanlar olarak gösterilmiştir. Yılanların öcü, Susuz yaz, Gecelerin Ötesi, Umut, Züğürt Ağa gibi filmler örnek gösterilebilir.

1970 li yıllar film şirketlerinin ticari kaygılar ile en fazla film çekilen yıllardır. Erotik, dini, komedi, aile, dram, aşk gibi her konu ile ilgili filmler çekilmiştir. Basit bir senaryo, ucuz dekor ve kostümler, eğreti duran roller ile bol bol film çekilmiştir. Dini içerikli bu filmlerde din tamamen duygu sömürüsü yapılan bir unsur haline getirilmiştir. Özellikle Peygamberlerin ve evliyaların hayatını konu alan dini filmlerde ise karakterler abartılı ve doğa üstü mistik donanımlara sahip kişiler olarak gösterilerek gerçeklikten uzaklaştırılıp inandırıcılığını kaybetmiştir. 

1980-90 lı yıllarda din adamlarının olumsuz imajını düzeltmek ve halkı iyi, güzel ahlaka yöneltmek için bazı projeler yapılmıştır. Bu amaçla yapılan film ve dizilerde din adamı iyi, eğitimli, bilgili, ahlaklı, temiz giyimli örnek kişiler olarak gösterilmiştir. Maalesef bu çalışmaların sayısı fazla olmamıştır. Aynı dönemlerde televizyondaki güldürü programlarında, karikatür dergilerinde, fıkralarda komik, üç kağıtçı, sapık imam tiplemesi devam etmiştir. 

Olumsuz Din adamı tiplemelerinin oluşmasında haklı nedenlerde vardır. Camilerde imamlık yapan veya dindar görünen bazı kişilerin davranışlarının, sözlerinin ve kişiliklerinin İslam’a uygun olmaması halkın dikkatini çekmektedir. İslam dininin en iyi temsilcisi olması gereken kişilerin hataları din adamlarına olan güvenin ve saygının azalmasına da sebep olmaktadır.

2000’li yıllardan sonra programcılar, televizyonda din konusunun izlenme oranlarını arttırdığını fark etmiştir. Ramazan ayında, Kandillerde, dini konular ile ilgili tartışmalarda üniversitelerde görev yapan ancak farklı görüşlere sahip ilahiyatçılar televizyonda bol bol görünmeye başlamıştır. Din konusunda uzman olan ilahiyat profesörlerine saygı ve güven tam olmasına rağmen tartışmalı konularda farklı görüşler anlatmaları kafa karışıklığına neden olmuştur. İzleyen ve dinleyen kişilerin çoğunluğu kendi düşüncesine uygun olan ilahiyatçıyı kabul edip diğerlerini reddetmiştir. Bazıları ise hepsini birden reddederek eski geleneksel inancına daha sıkı sarılmayı tercih etmiştir. Akılcı düşünmeyi tercih edenler ise daha fazla araştırarak, eleştirel düşünerek farklı yorumlara yer açmışlardır. 

Zamanla medyadaki Din adamı imajı yavaş yavaş düzelmiştir. Siyasi İktidarın din konusundaki hassasiyeti ve tutumları dine karşı olumlu algının oluşmasında ve desteklenmesinde etkili olmuştur. Ancak Siyasi iktidara yakın olmak isteyenler yüzünden çıkar ve menfaate dayalı, samimi olmayan görüntüde dindar kişi sayısı çok artmıştır. Son olarak Din ve Din adamı imajı dönemin siyasetinden, ideolojisinden, koşullarından ve ticari kaygılarından etkilenerek değişmektedir.

...
Sanattaki Yalan ile Hayattaki Yalan
Sanattaki Yalan ile Hayattaki Yalan
deneme | 1 year ago | 125 |

Sanat, sanatçının hayal gücünü ve yaratıcılığını kendine özgü bir şekilde dışa yansıtmasıdır. Sanat eseri kendi içinde bütünlük, tutarlılık, uyum, orantı, simetri ve ahenk içeren, güzelliği yansıtan bir üründür. Yalan ise doğru ya da gerçek olmayan, gerçek üstü-ötesi olan her şeydir. Yalanı anlamak veya söylemek için doğrusunu/gerçeğini bilmeniz gerekir, gerçeği/doğrusu bilinmeyenin yalandan ayırt edilmesi imkansızdır.

Sanatçı doğadan ilham alır ve bu ilhamın üzerine duygu ve düşüncelerini, kendine özgü, yeni, farklı ve yaratıcı bir şekilde ortaya koyar. Yalanla irtibat ve ilişkisi en fazla olan sanat dalları roman, sinema ve tiyatrodur. “ Sanat her zaman yalan söylemez mi zaten? Hatta en çok yalan söylediği zaman, en yaratıcı olduğu zamandır” diyor Konstantinos Kavafis. Yalan bir dünya da yalan karakterler, yalan olan bir olayı anlatır. Ancak olay ve karakterler en ince ayrıntılarına kadar betimlenerek inandırıcılık kazandırılır. Aslında roman okuyucusu da, film/tiyatro izleyicisi de bu kurgusal yalan dünyaya inanmaya hazırdır. Burada önemli olan anlatılan yalan dünyanın, kendi iç tutarlılığının olmasıdır. Gerçek dünya ile benzerlik göstermesine gerek yoktur. Hayatın rutin koşturmacası içinde yapılması gereken sıkıcı işler ve gerekliliklerin dışında eğlenceli, farklı, heyecanlı, hareketli bir dünya, yalan olsa dahi insana zevk ve keyif vermektedir. Her akşam izlediğimiz diziler, filmler, reklamlar hatta yarışmalar yalan üzerine kurulu eğlenceli zaman geçirme araçlarıdır. Yalan dünyanın oyuncuları rollerinin yanında, güzellikleri, ve şıklıkları ile ünlü olmakta ve beğenilmektedirler. Popüler olmak ve beğendikleri sanatçılara benzemek isteyen kişiler Facebook, İnstagram, Youtube gibi sosyal medya unsurlarını kullanarak kendilerini göstermek istediği tarzda yeniden inşaa etmekte, filtreli, kurguya dayalı mutluluk pozları ile resimler ve videolar paylaşmaktadırlar. Yalanın popülerliğinin artması ile sosyal medyada fiziksel görünüş, saç, makyaj, kıyafet, ayakkabı, gidilen mekanların estetik ve şık görüntüsü en çok paylaşılan fotoğraflar olmuştur.

 Tüm dünya da yalan, hakikat karşısında öne geçmiş ve değer kazanmıştır. Siyasette, ekonomide, sosyal hayatta ve ilişkilerde rol yapmak, gerçek duyguları/düşünceleri saklamak ve yalan söylemek  daha etkin hale geldiği için yüzeysel ama çok kırılgan bir yapı oluşmuştur. Yalan kısa vadede insana güç, para ve popülerlik kazandırmakta ancak uzun vadede istikrar, güven ve huzuru bozmaktadır.   

Yalan, sanat için önemlidir çünkü yeni, farklı ve yaratıcı olan fikirlerin ortaya çıkmasını sağlar. Amacı ise insanı mutlu etmek, eğlendirmek ve birazda düşündürmektir. Ancak gerçek hayatta ki yalanların söylenmesinde çıkar ve menfaate dayalı pek çok amaç vardır. Bu yalanların niyet ve sonuçlarına göre değerlendirilmesi yapılır. Yalan, doğrusu bilindiği için yalandır, bilinmiyorsa o gerçektir. Yalanın bu kadar yaygın olduğu bir zamanda ele alınan konu ile ilgili bilgilerin doğruluğunu ya da gerçekliğini araştırmak herkesin kendi sorumluluğudur. 

...
Renklerin Yalana Meşruluk Kazandırması
Renklerin Yalana Meşruluk Kazandırması
eglence | 1 year ago | 194 |

Yalanın en kısa ve net tanımı; doğru olmayan sözdür. İslam dini başta olmak üzere tüm ilahi dinler ve ideolojiler yalanı yasaklar ve yalan söyleyenin cezalandırılması gerektiğini söyler. Ancak gerçek hayatta hepimiz gün içinde defalarca yalan söyleriz ve yalan söyleyeni de çoğu zaman hoş karşılarız. Bazı yalanları ise kesinlikle affetmez ve cezalandırılması için elimizden geleni yaparız. Peki  yalanlar arasında, hangi kriterlere göre ayrım yapıyoruz?

Günlük hayatta insanlar, gerçeğin dümdüz doğruluğundan sıkıldıkları için eğlenmek, şaşırtmak ve daha hareketli, dinamik bir hayat için yalan söylemeye başladılar. Ancak bazı yıkıcı ve olumsuz yalanlar ile karşılaştıkları zaman yalanları sınıflandırıp renklendirdiler. Beyaz, gri, mavi, pembe ve siyah yalan olmak üzere farklı renklerdeki yalanların kimisi olumlu kimisi olumsuz yalan olarak gruplandırıldı. Bu gruplandırma için yalanın söylenme niyeti ve yalanın sonucunda kimin fayda sağladığına bakılması gerekmekteydi. Beyaz yalanlar, gün içinde önemsiz konularda söylenen kimseye fayda ya da zararı olmayan yalanlardır. Eğlenmek, güldürmek ve şaşırtmak için söylenen yalanlar gibi. Gri yalanlar, kime fayda kime zarar verdiği belli olmayan, farklı insanlar tarafından farklı şekilde yorumlanabilecek olan yalanlardır. Mavi yalanlar, bir grup veya topluluk için fayda sağlayan yalanlardır. Toplumdaki stresi, korkuyu azaltmak, belirsizliğe bağlı ortaya çıkabilecek olumsuz olayları engellemek için yalan söylemek mavi yalandır. Pembe yalan, karşıdaki kişinin faydasına olan, nezaket içeren, üzüntü ve sıkıntıdan kurtarmayı amaçlayan yalanlardır. Arkadaşımızın yeni yaptırdığı saçını beğendiğimizi söylemek, hasta olan birine iyi göründüğünü ve iyileşeceğini söylemek gibi. Siyah yalan ise en yıkıcı ve olumsuz yalan türüdür. Kendi çıkar ve menfaati için, karşısındaki kişiye zarar vermek için art niyetli söylenen yalan türüdür. Tüm din ve ahlak kuralların da yasaklanan yalan türü, siyah yalandır. İnsanların birbirine olan güvenini yıkan, sonuçları itibarı ile pek çok insanı olumsuz etkileyen yalandır.

Böylece insanlar, artık yalanı renklendirip, kötü ve günah olmaktan kurtarıp, rahatlıkla yalan söylemeye devam eder hale geldi. Ancak sürekli yalan söylemek alışkanlık yaptığı için sosyal çevre tarafından zamanla “güvenilmez” olarak etiketlenmeye neden olabilir. Yalan söylemeden duramamak ise psikolojik bir rahatsızlığın belirtisidir. Sürekli doğruyu söylemek ve duymak kısa vade de sıkıcı olsa da uzun vade de insana pek çok fayda sağlar ve gerçek dostlar kazandırır. Hayatın her anında güvenebileceğiniz insanların var olduğunu bilmek huzur ve mutluluk getirir. Sözün özü mecbur kalmadıkça yalana başvurmamalı ama şartlar zorladığında sadece iyi amaçlar için yalan söylenmelidir.

...
Ahlak Ve Din Üzerine Öz Eleştiri
Ahlak Ve Din Üzerine Öz Eleştiri
deneme | 1 year ago | 164 |

Ülkemizin yüzde 95’i Müslüman ve her yerde İmam hatip okulları, her üniversitenin İlahiyat fakültesi bulunmaktadır. Tüm bu verilere göre İslam’ı anlayan ve yaşayan ahlaklı bir toplum olmamız beklenir. Herkes İslam’ın güzel ahlakı tavsiye ettiğini bilir. Ancak hepimizin ortak şikayeti;  toplumun ahlaki anlamda çok bozulduğu yönündedir Buradan ahlaklı olmak ile dinini bilmenin çok ama çok farklı olduğu sonucu ortaya çıkmaktadır.

Ahlak ve inanma kavramlarını ele alan bilim adamları, bu kavramların doğuştan olup olmadığını incelemişlerdir. Bebeklere (3-8 aylık) kukla tiyatrosu izlettirilmiş sonra iyi ve kötü kukla arasında seçim yapması istendiğinde bebeklerin çoğunluğu iyi olan kuklayı seçmiş, zarar veren kötü kuklayı istememiştir. Buna benzer deney ve gözlemlere göre iyi olana yönelik doğuştan getirilen bir eğilimimiz vardır. İnanmak ile ilgili genetik araştırmalarda ise insanın “inanma geni” adını verilen bir gene sahip olduğu ve kendinden üstün bir güce sığınma, güvenme eğilimi olduğu bulunmuştur. Doğuştan getirilen eğilimler, toplumda sonradan öğrenilenler ile şekillenmekte ve olgunlaşmaktadır. 

Çocuğun sosyalleştiği ve ilk eğitimlerini aldığı yer ailedir. Ailenin inançları, davranışları, alışkanlıkları ve tutumları çocuğun maruz kaldığı ilk hayat tecrübeleridir. Çocuk gözlem yapar ve taklit eder. Aile onun “normal” olarak kabul ettiği her durumu öğrendiği ilk yerdir. Çocuk ilk dini ve ahlaki bilgileri, tutumları ve davranışları ailede öğrenir. İyi ve kötü, ailenin düşünce yapısına göre tanımlanır ve kodlanır. Dürüstlük, çalışkanlık, fedakarlık, yardımseverlik gibi pek çok davranış için ailenin yaptığı yorumlara göre karar verilir. İyilik mi, enayilik mi, gözü açıklık mı? Çocuk ailedeki kişilerin davranış ve tutumlarını bütün olarak örnek alır. Hem yalan söyleyen hem de oruç tutan, hem kurban kesen hem de başkalarına yardım etmeyen anne ve babaları taklit eder ve normal olarak değerlendirir. Artık çocuğun zihninde dindar olmak ve ahlaklı olmak aynı şey değildir. Dindar görünmek önemlidir ama bu hayatta bir yer edinmek için ahlaklı olmaya gerek yoktur.

Aileden sonra okul, arkadaşlar, kitle iletişim araçları, toplumdaki diğer insanların yorumları, saygınlık ve üstünlük olarak kabul edilen ölçütler yavaş yavaş çocuk/genç tarafından öğrenilir ve benimsenir. Çocuk/genç ailenin ve toplumun aynasıdır. Eğer çevremizdeki insanlardan ve gençlerin ahlaki, dini bozulmalarından şikayet ediyorsak ilk sorumluların kendimiz ve ailemiz olduğunu unutmayalım. Sevilmek, takdir edilmek, beğenilmek ve toplumda iyi bir yere sahip olmak isteyen çocuklar ve gençler hayatları boyunca öğrendikleri tutum ve davranışları uygulamaktadırlar. Bu durumun farkına varmak sorunun kendimizde olduğunu görmek bile çözüm için ilk adım sayılır. Önce kendimizi değiştirelim. Dindar olup olmamak Allah ile kul arasındaki bir mevzudur ama ahlaklı olmak birbirimize karşı sorumluluğumuzdur. Bir arada huzurlu, mutlu, güvenli ve refah içinde yaşamak istiyorsak başta adalet olmak üzere ahlaki davranışları uygulamalı ve yaşatmalıyız. 

 

...
Samimiyet Ve Saygı Dengesi Nasıl Sağlanır?
Samimiyet Ve Saygı Dengesi Nasıl Sağlanır?
psikoloji | 1 year ago | 152 |

Bizim Türk toplumunun kültüründe samimiyet, bir başkasının sınırını ihlal etmek olarak algılanıyor. Samimi olduğun arkadaşın, komşun veya akraban sanki hayatın ile ilgili her konuda söz sahibi olup her şeye müdahale edebileceğine inanıyor. İzin verilmediğinde ise sizi samimi olmamakla suçluyor.

Önce samimiyet nedir? Bu kavramı sorgulamak lazım.  Samimiyeti, içten olmak, dürüstçe içi dışı bir olmak, yakın olmak, güvenmek, paylaşmak,  başkasının hayatına dokunmak olarak açıklayabiliriz. Sevgi temelli yakın ilişkilerde samimiyet en önemli özelliktir. Ancak samimiyetin gerektirdiği dürüstlüğün ve duygu paylaşımının amacı kesinlikle yargılamak ve müdahale etmek değildir. Olaylara yorum yapmak, kendince davranışları yapıcı tarzda eleştirmek, sorun olan konularda destek olmak, problemi çözmeye çalışmak,  sevincini ve mutluluğunu paylaşmak samimi bir ilişkide olması gereken özelliklerdir. 

Hem samimi olup hem de kişisel sınırlar korunabilir mi? İşte bu noktada SAYGI devreye giriyor. Saygı, çoğu zaman küçüklerin büyüklere itaat etmesi olarak algılanıyor. İtaat ve saygı birbirinden çok farklı kavramlardır. Saygı duymak için karşınızdaki insanın büyük veya küçük olması gerekmez. O insanın, bireysel kişiliğine, kararlarına, seçimlerine, isteklerine ve farklı dahi olsa her türlü düşüncesine hoşgörü ile yaklaşmak demektir. Birey olmanın, yetişkin olmanın, hak ve sorumluluklarını kullanabilmenin yolu birbirimize saygı duymaktan geçer. Kişi hayatı hakkında önemli bir karar vermeden önce yakın dostlarının, güvendiği insanların fikrini alır ve analiz ederek kendisi son noktayı koyar. Diğerleri verilen kararı beğenmese dahi karışmamalı, yönlendirmeye veya değiştirmeye çalışmamalı ve saygı duymalıdır. Kararın sonucunda olumlu ya da olumsuz her ne olursa olsun seçimlerinden ve davranışlarından kişi kendi sorumlu olacaktır. Ancak çoğu aile yakını, beğenmedikleri bir karar alındığında psikolojik baskı uygulayarak, duygu sömürüsü yaparak veya tehdit ederek kararı değiştirmeye çalışmaktadır. Geleneksel kültürün yaygın olduğu bölge ve ailelerde, bireyselliğin halen olumsuz olarak algılanması ve kabul görmemesi özgür iradeyi ve sorumluluk almayı zorlaştırmaktadır. 

Kendi hayatınızın kararlarını, en yakınlarınız dahi olsa başkalarının tercihine bırakmayın. Kendinize ait olmayan seçimlerin ve kararların sonuçlarını yaşamaya mahkum olmamak için hayatınızın direksiyonunda siz olun. Direksiyonda başkası varsa ve hayat istediğiniz gibi gitmiyorsa kendinize güvenin, sorumluluk alın ve o hayat aracından inin. Kendi seçimlerinizi yapmak ve mutlu olmak için hayatınıza sahip çıkın.

...
Evde Hayvan Beslemenin Aşamaları Ve Sonuçları
Evde Hayvan Beslemenin Aşamaları Ve Sonuçları
yasam | 1 year ago | 176 |

Çocukların geneli hayvan dostudur. Özel bir olay yaşamadıkları ve ya çevrelerindeki insanlar tarafından korkutulmadıkları sürece hayvanları severler ve oynamak isterler. Köy ya da kırsal kesimde yaşayan çocukların etrafında inek, koyun, keçi, tavuk, kedi ve köpek gibi hayvanlar hep vardır. Hayatın içinde yer alan hayvanlara yönelik öğrenilen duygular genelde sevgiden çok fayda üzerinedir. Şehir içerisindeki çocuklar ise sokakta gördükleri kedi, köpek dışında hayvanlara yönelik tecrübeleri yoktur.

 Çocukların hayvan sevgisi ve merakını gidermek isteyen aileler, genelde ilk aşamada akvaryumda balık alır. Böylece hem ucuz ve zahmetsiz bir canlı sahiplenecek hem de çocuk sorumluluk almayı öğrenecektir. Eğer çocuğun isteği geçici bir heves değilse ikinci aşama kafeste kuş beslemektir. Kuş daha zahmetli daha masraflı ve sevgi ile bakılması gereken bir canlıdır. Yemi ve suyu düzenli verilecek, kafesi temizlenecek ve kuş ile ilgilenip ona bazı özel davranışlar, sözler öğretilecektir. Bazı aileler bu aşamada uzun süre kalır. Evde beslenen kuşa eş alınır, yuva yapılır, yumurtlaması ve yeni yavrularını büyütmesi aile için zevkle, sevgiyle ve sorumluluk hissiyle yapılan bir rutin haline gelir. Ancak bazı çocuklar ve aileleri için üçüncü aşama zamanı gelmiştir. Evde özgürce hareket edebilen, sevgisini gösterebilen, arkadaş olabilen kedi ve ya köpek almak.  Aile üyelerini daha önceki tecrübelere dayanarak yeni canlı için sorumluluk alabileceği konusunda ikna eden çocuk/genç için sorun seçim yapmaktır; kedi mi, köpek mi?

Kedi beslemeyi tercih edenler genelde daha evcil kişilerdir. Evde kendine arkadaş arayan, dışarı çıkmayı pek sevmeyenler, hayvan eğitimi ile uğraşmak istemeyen kişilerdir. Çünkü kediler doğuştan tuvalet eğitimine sahiptir ayrıca yarı vahşi hayvanlar olduğu için istediğiniz davranışları öğretmek ya çok zordur ya da imkansızdır. Kediler canları isterse sizinle oynar ve kendini sevdirir, istemezse kaçar. Köpek beslemenin de kolaylık ve zorluğu vardır. Tuvalet eğitimi vermek ve her gün yürüyüşe çıkarmak gerekmektedir. Sevgi ve ödül ile eğitildiklerinde ise çok çabuk öğrenirler. 

İnsanlar ve hayvanlar arasında pek çok benzerlik vardır. Biz insanlar akıllı varlıklar olsak da duygularımızı daha fazla kullanıyoruz. Sosyal ilişkilerde, hayattan beklentilerimizde ve mutluluk arayışımızda duygular çok önemli yer tutmaktadır. Hayvanlarla olan ilişkilerimizde de aklın çıkar ve menfaat beklentileri ile kirletilmemiş olan saf, karşılıksız sevgi, bağlılık ve sadakat gibi duyguları samimi bir şekilde hissederiz. 

Evde hayvan beslemek insanı sevgi dolu, çevreye ve doğaya duyarlı, sorumluluk sahibi, sabırlı, anlayışlı ve hoşgörülü biri haline getirmektedir.Herkese tavsiye ederim.

 

...
“Kendini Bil” Dedikleri Olay Nedir?
“Kendini Bil” Dedikleri Olay Nedir?
psikoloji | 1 year ago | 150 |

İnsanlığın en eski kadim bilgilerinde, tüm din ve kültürlerde, alim ve filozofların sözlerinde geçmişten bugüne en çok tekrarlanan ifade “KENDİNİ BİL” olduğu halde en cahil olduğumuz konu yine kendimizdir. Kendimiz dışındaki canlıları, doğayı, insanları ve olayları öğrenmek için merak ediyor, soruyor ve araştırıyoruz. Kendimizi bilmek konusunu ise ciddiye almıyoruz. Çünkü içinde yaşadığımız bedeni, duygularımızı ve düşüncelerimizi zaten bildiğimizi varsayıyoruz.

İnsan kendi üzerine düşünebilen tek canlıdır. Ben kimim, güçlü ve zayıf yanlarım nelerdir? Olumlu ve olumsuz özelliklerim nelerdir? Olumlu ve güçlü yanlarımı nasıl daha aktif ve faydalı hale getirebilirim? Zayıf yönlerimi güçlendirmek için hangi yolu izlemeliyim? Takıntılarım ve hassasiyetlerim neden oluştu? gibi pek çok soru sorup ciddi anlamda kendimizi analiz etmemiz ve sorunların asıl kaynağına inmemiz çok önemlidir. 

İnsanların pek çoğu bu soruları kendine hiç sormadı ya da geçiştirici cevaplar ile yetindi. Çünkü bu süreç zahmetlidir. Emek, acı, sabır ve azim gerektirir. Bu yola giren kişi kendi iç dünyasına yönelir çünkü zaten tüm cevaplar oradadır. Örneğin, sabırsız olan biri hangi durumlarda daha sabırlı hangi durumlarda aceleci olduğunu fark edip, hissettiği duyguları not etmelidir. Daha sonra neden böyle hissettiğini acele etmediğinde sonuçta neyin değişeceğini düşünmeli ve bu özelliğinin kendisine ve çevresine verdiği zararı görmelidir. Ancak bu şekilde o davranışını ya da özelliğini değiştirmeye karar verebilir. Değişim içerden başlar çünkü insan, değişmesi gerektiğine inanırsa çaba gösterir. İşte o inancın oluşması için de kendine yönelmeli ve olumsuz, zayıf yönlerini fark etmelidir.

Öz bilinç, kişinin kendine yönelik farkındalığıdır. Neden mavi en sevdiğim renk,  neden bazı olaylarda aşırı tepkiler veriyorum? Neden öyleyim,  neden böyleyim, diyerek kendinizi merak edin, araştırın ve beğenmediğiniz yanlarınızı değiştirin. En iyi yatırım kendinize yapılan yatırımdır. Ne de olsa ölene kadar kendinizlenisiniz.

...
Nostalji Neden İnsanı Mutlu Eder?
Nostalji Neden İnsanı Mutlu Eder?
psikoloji | 1 year ago | 312 |

Nostalji geçmişi hasretle sevgiyle anımsamak ve özlemek anlamına geliyor. Geçmişi temsil eden eşyalar, şarkılar ve filmler o dönemi yaşayan insanlar için özel bir anlam ifade ediyor. Zihin özellikle geçmişle alakalı anılarda kendini korumak için olumlu olayları ön plana çıkarıp, olumsuz olanları ise geriye atmakta ve hatta unutulmasını sağlamaktadır. Bu nedenle geçmişle alakalı olayları düşündüğümüzde ve konuştuğumuzda, eski eşyaları gördüğümüzde, şarkıları duyduğumuzda yüzümüzde hemen tatlı bir tebessüm oluşmaktadır. Çocukluğumuz ve gençliğimizde yaşarken kızdığımız, üzüldüğümüz veya korktuğumuz her şey bugünden geçmişe bakıldığında halen hayatta ve sağlıklı olduğumuz için pozitif algılanır. Eski olayları konuşurken gülerek, eğlenerek ve özlem duyarak anarız.  Ama bugün sağlıklı, mutlu ve huzurlu değilsek bunun sebebi çocukluğumuz ve gençliğimizdeki olay ve kişiler olduğu için bakış açımız geçmişi olumsuz olarak algılar, hatırladığında ise üzülür, ağlar ve sinirlenir. Onun için geçmiş, travma kaynağıdır.

Zaman göreceli bir kavramdır, özelliklerde çocuklar ve yetişkinler için. Hafıza özellikle duygusal anlamda etkilendiğimiz olayları kalıcı bellekte depolar. Tüm gün boyunca pek çok İLK yaşayan ve öğrendiği, tanıştığı, tecrübe ettiği her olay ve kişiden duygusal anlamda etkilenen çocuğun hafızası, tüm bu yaşanmışlıkları depoladığı için ona göre zaman uzundur. Ama yetişkinler için hayat her gün birbirinin aynıdır. Zaten bildiği olay ve kişileri tekrar tekrar rutin bir şekilde yaşar. Bu nedenle yeni, ilginç ve duygusal olarak etkileyici bir olay yaşamadığı sürece kalıcı belleğe yeni olay ve anı yüklenmez. İnsanlar akşam yemekte ne yediğini, ne giydiğini,  ne konuştuğunu bile hatırlamakta zorlanır ve hatta günleri bile birbirine karıştırır. Günler, haftalar, aylar ve yıllar su gibi hızlı geçmektedir. Arada yaşanan bazı acı veren, heyecanlandıran, üzen veya sevindiren günler ve olaylar hafızada kalır. Kadınlar erkeklere göre daha duygusal oldukları için geçmişi daha net hatırlar.

Madem hafıza duygusal olarak etkilendiğimiz olayları hatırlıyor ve biriktiriyor o halde sevdiklerimize küçük sürprizler, onu mutlu edecek sözler ve davranışlar yaparak ömrümüzde ki hatırlanacak güzel günlerin sayısını çoğaltabiliriz.

...
Hayatta Yapılması Gerekenlere Karşı Bizim Tutumumuz
Hayatta Yapılması Gerekenlere Karşı Bizim Tutumumuz
psikoloji | 1 year ago | 205 |

 Hayatımız boyunca sürekli bir şeyler yapmamız istenir. Sabah uyanınca yatağı toplamak, elimizi yüzümüzü yıkamak, diş fırçalamak, ev temizliğine yardım etmek, okula gitmek, işe gitmek, çalışmak ve bunların yanında bir de kitap okumak, spor yapmak, iyi sosyal ilişkiler kurmak, ahlaklı olmak gibi pek çok davranış yapmamız gerekmektedir. Ailede, okulda, iş yerinde ve toplumda düzen ve huzur istiyorsak bu kurallara uymalı ve gerekli davranışları yapmalıyız diye sürekli vurgulanır. Sorun olan kısım, bu kurallar ve yapılması gerekenlere bizim nasıl baktığımızdır. Gerekliliğine inanırsak kural ve eylemleri zorlanmadan uygularız. İnanmadığımız ve anlamadığımız kural ve davranışları ise sorgular ve yapmak istemeyiz. Bu nedenle çocuk eğitiminde anne-baba ve öğretmenlerin yapılmasını istedikleri kuralları ve davranışları onların anlayacağı bir açıklıkta anlatmaları gerekmektedir. Sadece emir vermek işe yaramaz çünkü kişi anlamsız gelen kuralları sadece emri veren kişi varken uygular, hatta kurallara uymamayı bir başarı olarak görüp her fırsatta işten kaçmanın, kuralları çiğnemenin bir yolunu bulmaya çalışır.

Özgür irade her birey için çok önemlidir. Bu nedenle emirleri sevmeyiz, yapılması gerekenleri bilen bir kişi sorumluluk sahibi olduğu için zaten yapar. Örneğin yemekten sonra ders çalışmayı planlayan bir gence emir tarzında “yemekten sonra odana git ve ders çalış” dendiğinde hemen sinirlenecek ve itiraz edecektir. Çünkü artık o ders çalışmaya odasına gittiğinde kendi özgür iradesi ile değil bir emri uyguladığı için gidiyor olma düşüncesine katlanamaz. Bu nedenle de ders çalışmak istemez. Ebeveynleri ona zaman tanısaydı zaten bilinçli ve sorumluluk sahibi olduğunu göreceklerdi. Zaman tanındığı halde ders yapmayan yada görevlerini yerine getirmeyen kişi ise halen o davranışın gerekliliğine ikna olmamış demektir. Ceza vermek, emretmek, bağırmak gibi yöntemlerden ziyade sorunun kökenine inilmelidir. Neden gerekli olduğuna inanmadığı, kendisinin aslında ne düşündüğü, ne istediği konuşulmalı ve ona göre bir yol bulunmalıdır.

Her insan özeldir, tektir, biriciktir. Yetenekleri, zekası, ilgi alanları, kişiliği, hayat tecrübesi, öğrendikleri birbirinden bu kadar farklı olan insanları tek bir eğitim sistemi ya da kalıplaşmış davranışlar ile anlamaya çalışmak ya da eğitmek temelde pek çok soruna neden olmaktadır. Diğerlerine uyum sağlayamayan kişiler bu açıdan değerlendirilmelidir. Kişisel özellikleri ve öz geçmişi birlikte ele alındığında farklı ve kişiye özel çözüm yolları üretilebilir ve sonunda kişi daha uyumlu olacak ya da uyumsuzluğunun nedenini açıkladığı için daha hoşgörülü bir ortama kavuşacaktır. Uyum sorunu çok büyükse mutlaka konuyla ilgili bir uzmandan destek alınmalıdır.

...
Felsefenin İnsanlık Tarihinde Geç Ortaya Çıkmasının Nedeni?
Felsefenin İnsanlık Tarihinde Geç Ortaya Çıkmasının Nedeni?
felsefe | 1 year ago | 194 |

Felsefe MÖ6yy. da Antik Yunan’da ortaya çıktı. Neden Antik Yunan’da ve neden MÖ6yy., ortaya çıktı? Felsefe merak ve soru sorma ile başlar derler, MÖ6yy. öncesinde insanlar hiç merak edip sormuyor yada araştırmıyor muydu? Tabi ki soruyorlardı, merak doğuştan gelen bir güdüdür. Dolayısıyla insanlar ve hayvanlar merak eder ve araştırır. Hayvanların merakı daha çok iç güdüsel olduğu için tehlike yoksa merak sona erer. Ancak biz insanlar zeki varlıklar olarak yaşamsal olsun olmasın her şeyi merak eder ve araştırırız. Merak eden ve araştıran insanlara rağmen felsefe ve bilimlerin bu kadar geç bir tarihte ortaya çıkmasının başka sebepleri olmalıdır. insanların en temel ihtiyaçları olan beslenme,  barınma, çevresel koşullardan korunma, dış ve iç tehlikelere karşı güvenlik gibi konularda gelişmesi zaman almıştır. Göçebe olarak yaşayan insanlar bu ihtiyaçları daha rahat karşılamak için yerleşik hayata geçmiş, tarım ve hayvancılığa başlamış, şehir ve devlet sistemi kurarak güvenlik, ticaret ve barınma sorunlarını çözmüşlerdir. Bu süreçte merak ve ilgi genelde temel ihtiyaçların karşılanmasına yönelik olmuştur. Mesela, yıldızların hareketini merakla izleyen ve not alan insanların amacı zamanı ölçmek, nehirlerin taşacağı dönemi tahmin etmek, ürünlerin ekilip biçilmesini tayin etmektir. MÖ6yy.a kadar insanlar zaten pek çok bilimin temelini atmış ama bu bilgi birikimlerine bilim ya da felsefe dememişlerdir. Onlar için bu bilgiler hayatı devam ettiren önemli ve gerekli kadim bilgilerdir.

Dünyanın her yerinde yaşadıkları coğrafyaya uyum sağlamak ve hayatlarını devam ettirmek için insanlar bilgi biriktirmişlerdir. Her toplum kendi kültürünü ve kadim bilgilerini kuşaktan kuşağa aktar maktadır. Ulaşım imkanlarının çok zor ve kısıtlı olduğu bu dönemlerde kültürel bilgiler toplum içinde kapalı kalmaktadır. Ticaretin gelişmesi ile yola çıkan kervan ve gemiler farklı kültürlerin birbirlerini tanımasını sağlamıştır. Antik yunanda Atina, bir liman şehri olarak ticaret merkezi konumundadır. Doğudan gemilerle gelen mallar, Avrupa kıtasına buradan dağıtılmaktadır. Çin, Hint, İran ve Arap toplumlarından gelen gemi ve içindeki mürettebat bu şehirde konakladıkları süre içerisinde kendi kültürlerini ve bilgi birikimlerini yaşayarak Atina halkının öğrenmesine vesile olmuşlardır.

Atina, farklı kültürlerin bir arada olduğu, saygı ve hoşgörünün geliştiği, zenginlik ve bolluk şehri olarak felsefenin ortaya çıkması için uygun koşullara sahiptir. Atina halkı demokrasi sayesinde özgür düşünceye ve eğitime önem vermektedir.  Eğitimli, zengin, boş vakti olan, meraklı, sorgulayan ve araştıran Aristokratlar arasında felsefe ortaya çıkmıştır.

...
Müge Anlı Ve Gerçeklerin Etkisi
Müge Anlı Ve Gerçeklerin Etkisi
eglence | 1 year ago | 219 |

Eski zamanlarda 3. Sayfa haberi deyimi çok kullanılırdı. Cinayet, kayıp, gasp, tecavüz gibi suç haberlerinin bahsedildiği olayları yazardı. Günümüzde gazete ve kağıda basılı yayın ürünleri pek kullanılmıyor. Onun yerine internet haberleri ve televizyon daha yaygın olarak kullanılıyor. Görselliğin ön plana çıktığı bu zamanda fotoğraf, video ve ses kayıtları ile habercilik yapılıyor.

Her akşam televizyon kanallarında aşk, ihanet, entrika ve intikamı konu alan diziler birbirleri ile yarışarak izlenme reytinglerini arttırmaya çalışıyor. Dizilerdeki olayların senaryo olduğunu bilen insanlar için diziler yetersiz gelmeye başladığında hayatın içinden gerçek olayları anlatan programlar popüler olmaya başladı. Müge Anlı ile başlayan ve yaygınlaşan bu programlarda, kayıp ve cinayet vakalarını çözmek için araştırma ve sorgulamayı, kanalın stüdyo ortamında yaparak her gün arkası yarın tarzında yayınlanması insanların ilgisini çekti. Artık herkes televizyon karşısına geçerek gerçekten yaşanmış bir olayın soruşturmasına dahil oluyor, izliyor, yorum yapıyor ve sanki polisiye bir filmin içindeki dedektif gibi tek tek bütün ayrıntıları ele alıyor.

 Bu tür programlarla bulmacanın kayıp parçasını bulmaya çalışmak keyif ve heyecan verirken aynı zamanda suçluların genelde ailenin en yakınlarından çıkması toplumdaki güven duygusunun aşınmasına neden oluyor. Sürekli bu tür programları izleyerek olumsuz olaylara maruz kalan insanlarda aile ve akraba üyelerine, komşu ve arkadaşlara karşı şüphe duygusu giderek büyüyor. İnsanlar kendilerini endişeli, huzursuz ve güvensiz hissediyor. Bu durum toplumdaki birlik, beraberlik ve dayanışma duygularının zayıflamasına ve toplumsal çözülmeye neden olabilir. Bu tür programların varlığı sürekli izlenmemesi şartı ile insanları bilinçlendirdiği, uyardığı ve gerekli güvenlik önlemlerini alınmasını sağladığı için de faydalı oluyor. Sesini duyuramayan insanların kendilerini ifade etmelerini sağlayacak bir alan oluşturuyor. Toplum içinde yakınlarına taciz, tecavüz ve şiddet uygulayan ve olaylar saklandığı için namuslu, ahlaklı geçinen insanların ifşa edilmesini de sağlıyor. 

Ayrıca devletin adalet sistemi ve polis soruşturmaları yavaş işlediği için Müge Anlı ve onun tarzında program yapanlara talep ve güven giderek artıyor. Bu programlar insanlara en kısa zamanda kayıpların bulunacağı, cinayetlerin çözüleceğine dair inanç veriyor.  

...
Okul Sadece Ders Demek Değildir.
Okul Sadece Ders Demek Değildir.
gundem | 1 year ago | 228 |

Pandemi sebebi ile verilen bir buçuk senelik aradan sonra okullar açılıyor. Çocuk, genç ve yetişkin herkeste ayrı bir heyecan ve mutluluk var. Okulların açılmasına yönelik bu keyifli duygularla okul için kırtasiye ve kıyafet alışverişleri yapılırken harcanan paralar bile pek önemsenmiyor. Aslında öğrenciler okulu sevmez, okuldan kaçar, dört gözle tatili bekler, genellemesinin tam tersi olan bu tatlı heyecan nasıl açıklanır?

Okullar toplumda çok önemli bir yere sahiptir. Bu öneminin sebebi kesinlikle öğretilen dersler değildir. İlkokula başlayan bir çocuk ilk defa aileden ayrı, kendi başına yaşıtları ile birlikte olacağı bir ortama giriyor ve süreç başlıyor. Okul özgürlük ve sorumluluk öğretiyor. Okul,  aileden öğrendiği temel becerileri yani yemek yemek, konuşmak,  tuvalete gitmek, el yıkamak gibi kendi başına uygulayabileceği bir yer iken aynı zamanda toplum  kurallarını da öğrendiği bir ortamdır.

Okulda çocuk arkadaşlar edinir, kimi ile dost, kimi ile düşman, kimi ile sevgili, kimi ile rakip olur. Böylece farklı ilişkilerde farklı duygu ve davranışlarını nasıl uygulayacağını öğrenir. Aldığı harçlık ile kantinde sıraya girip alışveriş yapmayı, para kullanmayı, tasarruf etmeyi hatta arkadaşlarına bir şeyler ısmarlamayı öğrenir. Okul servisiyle veya dolmuşla tek başına yolculuk yapmayı öğrenir. Aile çocuğunu karşılıksız sever ama okulda arkadaşları ve öğretmenleri tarafından fark edilmek ve sevilmek için emek vermesi gerektiğini öğrenir. Saygılı olmak, kibar olmak, derslerde çalışkan olmak veya sosyal, kültürel, sanatsal bir alanda başarılı olmak için mücadele etmeyi öğrenir. Bu sırada yeteneklerini keşfeder, geliştirir ve öz güveni artar. Kısaca çocuk ve gençler okul ortamında yaşıtları ile birlikte vakit geçirerek yetişkin dünyasının dışında birbirlerini yargılamadan özgürce ilişki kurarak hayatı öğrenir, eğlenir ve sosyalleşirler. 

Her insanın hayatında tecrübe ettiği pek çok ilişkinin ilk örneklerini okuldaki arkadaşları ile yaşadığı için çok derin izler bırakır ve yıllar sonra dahi okul arkadaşları hasretle ve tebessüm ile anılır. Okul öğrencilere mesleki ve özel hayatlarında işe yarayacak olan bazı bilgileri belli bir müfredat çerçevesinde öğretmek için çocuk ve gençlerin bir araya getirildiği binadır. Ancak okul sadece ders  ve bina değildir. Okul her şeyin başladığı yerdir.

...
Duygularımızın Beden Dili Ve Sözlerle İfadesi
Duygularımızın Beden Dili Ve Sözlerle İfadesi
yasam | 1 year ago | 210 |

Kenan Doğulu’nun “Aşk İle Yap” şarkısının sözlerinde “Ne dediğin değil nasıl dediğin olay” cümlesi geçiyor. Söyleyiş tarzı, mimikler, vücudun söylerken ki ifadesi, eller ve ses tonu, söylenen cümlenin etkisini arttıran ya da söylenenin gerçek mi, şaka mı, hakaret mi, aşağılama mı …. olduğunu anlamamızı sağlayan ip uçlarını verir. Karşıdaki muhatap tüm bu ip uçlarını değerlendirerek tepki verir.  Bu nedenle yazı dili ile konuşma dili arasında çok büyük bir fark vardır. Yazı dili sadece kuru bir ifadedir, duygulardan yoksundur. O duyguyu verebilmek için uzun betimlemeler yapmak zorunda kalır. Bu nedenle günümüzde  mesajlaşmalarda emoji kullanımı bir ihtiyaç haline gelmiştir. Emojiler göz, kaş ve ağız hareketleri ile bize mimiklerin verdiği o duyguyu yansıtarak yazılan ifadeyi daha etkili hale getirir. 

Yüz yüze iletişimde birden fazla duyu organı  aktif olduğu için duygu geçişleri çok daha hızlı olur. Beden dili ve mimikler evrenseldir. Farklı kültürde ki tüm insanların üzülme, sinirlenme, mutlu olma, heyecanlanma, gerilme, korkma gibi duygularını beden ve mimikler ile ifade etme biçimleri aynıdır. Ancak kurulan cümleler kültüre göre farklılık gösterir. Küçük bir bebeğe güler yüz ve tatlı bir ses tonu ile kötü ifadeler kursanız dahi gülümseyerek tepki verir yada tam tersi kızgın bir yüz ve sert bir ses tonu ile iltifat ettiğinizde ağlar.  Bu genlerimize işlenmiş bir durumdur. Samimi ve güvenilir insanlar aradığımızda mimik, ses tonu ve beden hareketlerine göre değerlendiririz. Söyledikleri ikinci planda olup sözler ve beden dili arasında tutarlılık kontrol edilir. Nedenini tam açıklayamadığımız halde bazı insanları sevmeyiz , ve itici buluruz bazılarını ise sempatik ve yakın buluruz. Bu durumun sebeplerinden biri de bilinç altında o kişinin sözleri, hareketleri ve beden dili analiz edilerek güvenilir ve samimi olup olmadığına yönelik tespit yapılmış ve bilinç seviyesinde ona uygun duygu durumu oluşmuştur. Bu nedenle duygularınıza ve sezgilerinize güvenin. Akıl uygun şartlar oluşturularak en kolay kandırılan merkezdir ancak duygu ve sezgiler içten gelen binlerce yıllık hayatta kalma güdüsünün genlerimize işlenmiş halidir.

...
Para Biriktirilen İş Alanları
Para Biriktirilen İş Alanları
yasam | 1 year ago | 194 |

Herkesin amacı, kendi ihtiyaçlarını karşılayacağı bir iş sahibi olmaktır. Bu iş sayesinde toplum içinde belli bir statüsü ve saygınlığa sahip olacak ve o statü ile tanınacaktır. Ancak her mesleğin ekonomik bir getirisi olduğu gibi bir de harcamaları vardır.  Mesleğine yaraşır bir şekilde giyinmek, evini ve eşyalarını statüne uygun şekilde döşemek, ona uygun ulaşım aracı kullanmak gibi unsurlar çevredeki insanların düşünce ve davranışlarını etkilediği için önemlidir. Özellikle kadın çalışanların gideri daha fazladır. Kıyafet, ayakkabı ve diğer aksesuarlar, makyaj ve saç bakımı, çocuk bakıcısı ve ev işleri için yardımcı eleman masrafları yüzünden gelir gider dengesini sağlamak daha da zorlaşmaktadır. Böyle bir süreçte para biriktirmek ise gerçekten çok ama çok zordur.

Bazı iş kollarında ise para biriktirmek çok kolaydır. Mesela hasta, yaşlı ve engelli bakıcısı olarak evde yatılı çalıştığınızda, havaalanı, köprü, baraj gibi büyük inşaatlarda çalışıp şantiyede kaldığınızda, sözleşmeli asker olup kışlada kaldığınızda kesinlikle para biriktirebilirsiniz. Ev kirası, elektrik, su parası yok, tek tip iş kıyafeti giyildiği için kıyafet masrafı yok, yemek masrafı yok, sosyal hayat zaten yok. Dolayısı ile çalışıp para kazanıyorsunuz ama harcayacak yer ve zamanınız olmadığı için mecburen biriktiriyorsunuz.

Bu tip işler ömür boyu değil de kısa süreliğine belli kesimler tarafından yapılmaktadır. Mesela sözleşmeli asker olup dağlarda, kışlalarda çalışmak genç erkeklerin tercih ettiği bir iştir. Asker olup  5-10 sene  çalışıp para biriktirmek ve sonra bu para ile  evlenmek ve iş kurmak amacıyla tercih edilmektedir. Şantiyelerde çalışan inşaat işçileri genelde evli olan ama ekonomik sıkıntılar nedeniyle ailesinden uzakta çalışıp kazandığını çocuklarına gönderen erkeklerdir. Evde yatılı hasta, engelli veya yaşlı bakıcılığı yapanlar ise genelde orta yaş civarındaki dul kadınlardır. Kocası olmayan, çocukları büyümüş ama masrafları çok olan kadınlar hem çalışarak para kazanmakta hem de  kendilerine yoldaş/arkadaş edinerek yalnızlıklarını gidermektedirler. 

...
İş Bulmak Neden Bu Kadar Zor?
İş Bulmak Neden Bu Kadar Zor?
gundem | 1 year ago | 217 |

Türkiye de işsizlik oranı çok  yüksek ama her yerde iş ilanları var. Dükkanların kapısında, gazetelerde, internette eleman aranıyor ilanları var. Bu çelişki nasıl açıklanabilir? Gerçekten gençler iş mi beğenmiyor? Az iş çok para mı istedikleri için işsizler?

Üniversite mezunu olup belli bir alanda eğitim alan ve uzmanlaşan kişiler, bunca yıllık eğitimin, emeğin ve harcanan paranın karşılığında yüksek ücretli ve sigortalı prestijli bir işte çalışmak istiyorlar. Böyle düşünmek ve istemek en doğal hakları ama bir de hayatın gerçekleri var. Piyasa da eğitimli kalifiye elemandan ziyade daha az eğitimli ama daha fazla tecrübe ve beceri gerektiren işlerde çalışacak eleman ihtiyacı hep daha fazla olmaktadır. Sanayide oto elektrik ve tamir gibi işlerde, konutların elektrik ve su tesisatı döşemesinde , beyaz eşya tamirinde, dükkanlarda ki temizlik işlerinde, inşaatlarda,  çiftçilerin ürün hasat zamanında, yevmiyeci olarak çalışacak eleman ihtiyaçları hiç bitmiyor. Ancak bu işler küçük yaştan itibaren yapılarak tecrübe kazanılan ve  ustalaşılan işler olduğu için üniversite mezunu gençlerin istese de yapamayacağı yada eğitimine ve statüsüne uygun bulmadığı için yapmayacağı işlerdir.  

Burada yine sorunun kaynağı olarak gençlerin yanlış yönlendirilmesi ve ailelerin yüksek beklentisi ortaya çıkmaktadır. Üniversiteyi iş bulma yeri olarak gören ve kendisine göre daha iyi şartlarda yaşamasını istediği evladının okuyarak bu imkanlara kavuşacağını düşünen aileler , çocuklarını lise seviyesinde mesleki yönlendirme yapmak yerine akademik eğitime yönlendirmişlerdir. Pek çok destek alarak üniversite kazanan ve zoraki okulu bitiren gençler maalesef mezun olduklarında umdukları işleri bulamamışlardır.

 Uzun vadeli çözüm önerisi ,her mesleğin önemli olduğu algısını yerleştirerek , gençlerin yeteneklerine göre mesleki eğitim almalarını desteklemektir. Daha kısa vadeli çözüm önerileri ise okuduğunuz bölümde çok ısrarcı olmayarak bireysel bilgi, beceri ve eğitiminizi kullanacağınız aynı zamanda da toplumun ihtiyaç duyduğu bir alana yönelerek hem gelir elde etmek hem de severek  çalışmaktır.

...